Hislerim, sözlerim ve İzmir gecesi

Aralık ayı gelip çattığında, insanın aklında garip bir hesaplaşma duygusu beliriyor sanki. Kendiyle, geçen zamanla, yaptıklarıyla ve yapamadıklarıyla durmadan konuşuyor.

Şu an İzmir’de Kordon’a penceresi olan bir otel odasından yazıyorum bu satırları. Odanın ışıklarını kapattım, sevdiğim müzikleri dinliyorum.

Saatimi çıkarttım. Karnım yemeğe çıkmak için beni ikna etmeye çalışsa da, aklım ve yüreğim birleşip, bu satırları yazmam için elimden tuttular. Oturdum yazıyorum, denizi izlemenin farklı bir huzuru var.

İstanbul Boğazı dışında bir deniz seyretmenin bende bir sadakatsizlik duygusu yarattığını itiraf etmeliyim ama suçluluk duymuyorum aksine büyük bir rahatlama hissediyorum, üstelik uzun zamandır ilk kez.

İstanbul Boğazı dünyanın en özel yeri olsa bile imparatorlukların, acıların, ölümlerin yükünü taşırken sularında, bunun aksine İzmir’in denizinde  bir olgun ehli keyiflilik hissediyorum.

Bu geceyi hislerime ithaf ediyorum.

Baktıkça, burada oturduğum masada denizi izleyerek yazmaktan keyif duyuyorum.

Kollarımda uzun bir zamandır bir yük taşımış ve ardından bırakmış gibi kaslarımda gevşeme hali var.  İzmir’de bulunan  dört beş arkadaşıma telefon açtım, hepsi sözleşmiş gibi İstanbul’dalar. Tek çocuk olmanın verdiği güce sığınıyorum, kendimi oyalayacak hep bir yol bulabiliyorum hatta bu işte bir iş var diyorum.

Yalnız İzmir gecemin kollarına sığınıyorum. Vapur iskele kenarında bekliyor, her yer ışıl ışıl ve asla sessiz değil.

İzmir’e karşı hissettiğim büyük yakınlığın nedeni çocukluğuma dayanıyor. Dedem, anneannem, yazlığımızdan İzmir’e yaptığımız günübirlik gezilerin o müthiş neşesini hatırlıyorum. Belki hayatımda ilk kez onlar olmadan İzmir’e geliyorum. Büyük aileler olmadan sanki insanların neşesi azalıyor. O zaman daha az çocuk oluyorsun, belki de onları ilk kaybettiğin anda çocukluğun azalıyor.

8 Aralık, anneannemin ölüm yıldönümü, yani 3 gün öncesi. Onun için Bayburt’ta bir yazı yazdım. 1 Aralık’ta yeni kışın ilk karını izlerken, yine yalnız bir odadaydım. Bu sefer de bana kar ilham vermişti. Bayburt’ta uçsuz bucaksın bir sessizlik var ama nedense o yazıyı paylaşmak istemedim. Yazı yazmak öyle bir şey ki, aklından geçenleri, duygularını,  ağlamalarını, gülümsemelerini bir bir kağıdın üzerine bırakıyorsun. Kurşun gibi deliyorsun kağıtları ve bu bazen tuhaf bir endişe yaratıyor. Saçmalamış gibi hissediyorsun, iyi de insanlara ne gerek diyorsun bunlardan. Hâlbuki tüm bu koşuşturmacanın içerisinde en çok da duygularımıza, saçmalamalara ihtiyaç duyduğumuzu göz ardı ediyoruz. Aşkları, maceraları, aklımızdan geçen satırları, gökyüzündeki bulutları, her şeyi bir kenara koyuyoruz.

Örneğin bu sabah babamla arabadayken, yağmurun ardından müthiş bir gökkuşağı  çıkmıştı. Arabanın içinden bir kaç resim yakalamam için babam yavaşlayıp bana sordu “ Kenara çekmemi ister misin? “ Ben de birazdan ineceğim sahilden çekerim dedim kendime güvenli bir biçimde.

Alçakgönüllü bir bilgelikle “Bazı şeyleri zamanında yakalamalısın  bir daha olmayabilir” şeklinde bir hatırlatma yaptı.

Çoğunlukla olduğu gibi ( aslında her zamanki gibi) elbette haklıydı…

Üsküdar sahile geldiğimde, gökkuşağı  kaybolmuştu . Bazı şeyler ancak vaktinde gerçekleşiyor. İsteklerimiz, sevdiklerimiz, aşklarımız, maceralarımız için çaba göstermek gerekli bazen kalbimiz kırılsa da hayal kırıklığına uğrasak da cesaret gerekiyor.

Hemen bir ekleme yapmak istiyorum, kimi zaman kayıp olarak gördüklerimiz de başka iyi şeylere dönüşebiliyor ancak onlar içinde çaba harcamak gerekiyor. Tıpkı, kaçırdığım o resim karesinin beni bu yazıyı yazdırmaya itişi gibi. Eksiklikler, hatalar yaratıcılıkları besliyor.

Bu sefer anneannemin anısına yazdığım bu yazıyı paylaşmaya karar veriyorum. Biliyorum doğrudan onunla ilgili bir anı yok bu yazıda.

Ancak onun özlemi ile bu masanın başında yazıyorum. Çocukluğuma işlediği sevgi, gözlerimi dolduran o değişik can sıkıntısının nedeni hep anneannem. Kimi zaman bir öğle vakti, kimi zaman gece uyumadan beni hüzünlendiren onun kaybı.

Hayatı anlamlandırmak, bir şeylerle meşgul olmak için olağanüstü bir çaba harcıyoruz. Gelişmiş uygarlıklar bana nedense  kendilerini oyalamakta başarılı olanlarmış gibi gelir. Anneannemde rahatsızlana kadar öyle yaptı. Kıyafetleri istifledi, bir gece önceden yemek listelerini çıkardı, sildi süpürdü ama neşeli olma konusunda hiç pes etmedi.

Ruhumuza yararlı şeylerle meşgul olmayı ilke edinmeliyiz. Aklımıza öyle bir çakmalıyız ki hiçbir rüzgar onu söküp atamasın. Seyahat etmeyi, sahilde yürümeyi, duygularımızı anlamlandırmaktan,  sevdiklerimizin peşinden gitmekten ve sizlere ihtiyacı olanlara el vermekten hiç pes etmemek gerekiyor.

Şimdi ben de bu yazıyı bitiriyorum, İzmir’de keyifli bir yer bulup yemek yemeğe gidiyorum.

Hislerinize kulak verin…

 

 

Hislerim, sözlerim ve İzmir gecesi” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s