Tıkla beni, beğen beni!

Bu yazı Birgün gazetesinin, 19 Nisan 2015 tarihli pazar ekinde yayınlanmıştır.

İnsanoğlunun vazgeçilmez gereksinimlerinden biri olan ölçme teknikleri yazılı tarihin başlangıcına dayanır. İnsanlar, üretimlerini, mesafeleri, yiyecekleri, mevsimleri, zamanı, hatta yıldızların arasını bile ölçme ihtiyacını duymuşlardır. Ülkelerin birbirleriyle olan ticari ve iktisadi ilişkileri de ölçülerin uluslararası ortak birimlerle ifade edilmesine neden olmuştur. Her ne kadar ölçmek daha matematiksel ve maddi bir konu gibi görünse de insanların ölçme ihtiyaçları yalnızca maddeye, mesafelere bağlı konularla sınırlı kalmaz. Bizler, duygusal konuları da ölçmek için can atarız. Belki de bu maneviyatı maddiyata dönüştürdüğümüz tehlikeli bir oyundur da. Örneğin çocukken sık sık, yakınlarımızın kendilerini ne kadar sevdiğimiz sorusu ile karşılaşmışızdır. Kollarımızı iki yana açıp, çocuk sevecenliği ve masumiyeti ile bak bu kadar, sonsuzluk kadar demişizdir. Annemize, babamıza olan sevgimiz sonsuzluklara zor sığarken, bir metrelik kollarımıza sonsuzlukları sığdırmışızdır, tıpkı Alice Harikalar diyarında Alice’in tavşana sorduğu “Sonsuzluk ne kadar sürer?” sorusuna verdiği “kimi zaman bir saniye” yanıtı gibi. 1 metrelik kollar sonsuzluğu anlatmıştır sessizce…

Ancak bu yüzyılın en önemli ölçme birimi ne mesafe, ne derinlik, ne ses ölçer. Bu yeni yüzyılın ölçüsü: “Tık” sayısıdır. Tıklanma sesinden de anlaşılacağı üzere son derece anlık bir eylemdir: kısadır, nitelikten yoksundur ve duyguları asla belli edemez. Tıkın ürettiği diğer ölçü birimleri;  beğeni ( like ), takipçi  ve favori olarak da sıralanabilirler. Tüm bunlar son derece yüreklendirici ve olumlu ölçü birimleri gibi görünseler de, bizlerin, bu tık etkisinin toplumsal değerleri değiştirici güçleri üzerinde bir nebze olsun kafa yormamız gerekebilir. Neden mi?

Öncelikle, tık sayısı aslında medyanın yeni şekillendiricisidir. Popüler bir kültürden de öte, kimi zaman yaralayıcı, aşağılayıcı ve en çok da kadınların mağduru olduğu pornografik bir kültür, online gazetelerde yerini almıştır. Üstelik, toplu taşıma araçlarında dahi, basılı bir gazetede okumaya cesaret edemeyeceğimiz tüm içerikler avuçlarımızın içine düşer. Her tık bir paradır, online medya için.

İkinci olarak, tıkla beğenilmek olumlu gibi gözükse bile, tıklanma sayısı bizleri rahatsız edebilir. Koyduğunuz fotoğrafı beğenen kişi sayısının azlığı, yaptıklarınızın yanlış olduğunu ya da yeterince güzel ve çekici bulunmadığınızı hissettirebilir. Tanımadığımız insanlar tarafından  dahi eleştirilmek, damgalanma endişeleri bizleri son derece kırılgan bir hale getirir. Paylaştıklarımızın beğenilmemesi aklımıza şu soruları düşürebilir: “Ben sevilmiyor muyum?”, “Ben sosyal değil miyim?”. Bundan belki de on yıl önce bilgisayarla fazla ilgilenen kişiler asosyal olarak adlandırılırken şimdilerde popüler kişiler olarak nitelendirilirler. Yüzyüze konuşma fırsatınızın olamayacağı kişiler tarafından sanal bir dünyada aşağılanmak  onurlarımızı zedeler ve kimi zaman intihara dek sürükleyebilir. Tıpkı 17 yaşında, kedili ve lazer ışığı altında çekilmiş bir fotoğrafı okul yıllığına koymayan, müdürüne karşı sosyal medyada, bir kampanya başlatan Amerikalı bir gencin, kendisinin bu resmi ile alay edenlerden dolayı okuldan kimsenin onunla konuşmaması üzerine, intihar etmesi gibi.

Üçüncü etki ise, en çok da edebiyat, gazetecilik alanında karşımıza çıkar. Online dünyanın kuralları çok serttir. Sayfayı ziyaret eden kişinin dikkati saniyelerle dağılabilir: Çalan bir telefon, sosyal medyadan gelen bir bildirim, okunmaya başlanmış bir yazının sonu olacaktır ve iyi bir yazar adayının karşısına bir duvar gibi dikilir bu sanal gerçeklik.

Gazetecilik en büyük değişimleri birinci elden  yaşamaktadır. Eski yıllarda olsa büyük ses getirecek bir haber bir tık sesiyle yok edilebilir. Yetişkinlerin dikkatleri bir anaokul çocuğundan bile daha azdır artık. Vasatlık, dehşet, korku, pornografik başlıklar ve elbette kolay okunanlar çok satar: ŞOK ŞOK! BÖYLE BİR ŞEY GÖRMEDİNİZ! Online medya çalışanları, tüm gün masalarının başında, yalnızca fotoğrafları beğen tuşuna basmaya hevesli kitlelere haber okutmaya çalışırlar, hatta devamlı haber üretmeye, asıl şok budur belki de…

Dikkat çeken diğer bir değişme takip konusunda göze çarpar. Eskiden polise şikayet edeceğimiz bir durum hayatımızın vazgeçilmezi olmuştur: Takip edilmek. Artık takip edilmek için can atar, gözlenmek için birbirinden farklı karelerimizi internette paylaşırız. Sosyal medyada tüm resimlerimiz gülümser ama içten içe pek de mutlu sayılmayız. Performans kaygısını belki de en yoğun olarak sanal dünyada gözlemleriz. Birileri başka bir yerde hep daha mutlu, daha popüler, daha çok takipçiye sahiptir. Aşıktır, bebeği, köpeği, parası vardır. Biz ise içimiz kan ağlarken, beğen tuşuna basarız. Keşke o beğen tuşunun dili olsa da konuşsa diye geçiririm içimden bazen, beğenirken neleri anlatmak isteriz kim bilir…

Kaygı veren diğer mevzu ise tam da bu beğen tuşuna bastığımızda, neyi beğendiğimizi tam olarak da bilmiyor oluşumuzdan ileri gelebilir. Örneğin internette kimi zaman dolaşan, “Arkadaşlar sokakta yatan savaş mağdurlarını bir likelayım, böylece herkes görsün” altyazılı bir fotoğrafı ya da bir cenaze haberini, bir cinayeti, beğendiğimizde tam olarak neyi ifade etmek isteriz, neyi beğeniriz? Ölümü, mağduriyeti, acıyı mı? Bu kavramları beğenmek mümkün müdür?

Kelimelerimizi kaybetmek ciddi bir sorun ancak kelimeleri kaybetmenin de ötesinde duygularımızı ifade edebilme özelliğimizi kaybetmek son derece düşündürücüdür. Ve yeni nesiller duygularını kaybetmekle karşı karşıya kalabilirler. Amerika’da, sosyal bilim çevreleri tarafından “like culture”, “beğenme kültürü” olarak adlandırılan bu meselenin 2015 yılı ile birlikte çok daha da önem kazandığını düşünüyorum, çünkü henüz ilk dört ayını geride bıraktığımız bu yılda Türkiye’de ve dünyada önemli düşünce ve edebiyat insanları aramızdan ayrıldı. Ulrich Beck , Yaşar Kemal, geçen hafta hayatını kaybeden Gunter Grass bu önemli isimleri oluşturuyor. Onların kayıpları bir neslin değişimini de temsil ediyor. Dünya edebiyatına yön veren tatlar, düşünceler yerini başka yazarlara ve düşünce insanlarına bırakacak. Fakat bu tıklanma kültüründe nasıl mümkün olacak?

Bu açıdan da internet medyasının rolü gerçekten de son derece önemli. Satış kaygıları artık dakikalara yayılıyor, tıklanan bir haber, bir yazı hızla yayılırken, diğerleri geri çekilip, kendisini bilinmez bir sanal boşlukta buluyor. Kolay okunmak, edebi değerlerin çok önüne geçiyor. Bir miktar ücret karşılığında, takipçiler satın almak mümkün. Kısacası okunuyormuş gibi gözükebilir ve bu yolla çok para kazanbilirsiniz. İllüzyon hiç bu denli gerçek olmamıştı belki de.

Kemal ve Grass dünyanın içinde bulunduğu büyük acıyı hissedebildiler, tanıklık ettikleri dönemleri kelimelere döktüler. Takipçi kaygısı duymadan, gerçekten üreterek bir edebi şölen yarattılar. Duydukları tek tık belki de çalan kapılarıydı , gerisi onlar için tefferruattı. Gerektiğinde 140 karakter değil 140.000 kelime yazarlardı duygularıyla.

Özetlemeye çalışacak olursak, sosyal medya, bilgi paylaşımı, demokratikleştirme, özgürleştirme gibi olumlu işlevlere sahip bir mecra olma özelliğini, belki de kapitalist sistemde insani endişelerin ve satış kaygılarının, sanal dünyada bir çarpışma yaşamasından dolayı kaybetmektedir.

Günümüzde, bireyler üzerlerinde adeta  camdan bir özgüven elbisesi taşırlar. Adı üzerinde özden gelen bir güven yerine, dışarının telkinlerine emanet ettikleri bir güven mekanizmaları vardır. Ne yapsalar yetersiz olacak bir sistemde, kendi başlarına var olmak için beğenilenleri beğenirler, takipçisi olanları takip ederler. Beğenilenleri beğenmek, toplumsal bir onay mekanizmasını sağlarken öteki yandan o beğeni , kişileri farkında olmadan bir arada tutarak, aslında karşıtlığı yok eden bir biçimde benzerleri bir yerde toplar. Beğendikleriniz durmadan karşınıza gelir, eleştiri mekanizması ve sağlıklı tartışma ortamı yerine tık getireceğimiz bir sistem içerisinde, yetenekleri, farklı görüşleri ve aslında kendi gelişimimizi de engellemiş oluruz. “İlk beğenen sen ol” cümlesi, eskiden o ilk olabilme arzusunun tam tersini yaşatır. Bu bir risktir, ya bir tek siz beğenirseniz? Bir topluluğa ait olmamak, grubun dışında kalmak hiç bu denli hızla gözlenebilir, kitlelere yayılmış ve tedirginlik yaratıcı olmamıştı.

Belki de şimdiye kadar, bir gerçekliği yansıtan tüm ölçü birimlerinin karşısına, ilk kez bu denli muallak bir ölçü birimi olan tık sayısı dikilmiştir. Yeteneği mi, sevgiyi mi, acıyı mı, kaliteyi mi, neyi ölçtüğümüzü biz de bilmiyoruz ilk kez.

Eh ne derler bilirsiniz, “Tık diye gitmiş”!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s