Peki ya aşk?

Deniz BAĞRIAÇIK

Yazarken en zorlandığım konuların başında çok bahsi geçen kavramlar, özel günler gelir, kim bilir belki de etrafları curcunalı geldiğiden zorlanıyorumdur. Ancak bu, benim sevgililer günü ile yorum yazmama engel olamayacak.

Bildiğimiz üzere, yarın “Sevgililer Günü”! Elimizin altında her şey mevcut; pembe kalpler, kırmızı balonlar hatta cipslerin kalpli olanlarını bile bulabilirsiniz. Yanyana sıralanmış mağazalarda ne ararsanız var sevgiliniz için. İnternet sitelerinde yüzbinlerce hediye çeşidi, farklı bir süpriz hazırlayamayacak kadar yaratıcılığınız yok ise bunun sizler için hazırlanmışları da mevcut. Klasik hediyelerden de seçebilirsiniz; pırlantalar, çiçekler, erkeklere bir saat, teknolojik bir alet ya da hoş bir kazak, seni sımısıkı sarıyorum mesajını verebileceğiniz. Bütçeniz yok ise sorun da değil, minik bir çerçeve içinde sizin resminiz de olabilir, para ile sorun yok derseniz, romantik bir istikamette henüz uçakta yudumlayacağınız şampanyalarla sevgililer gününe bir başlangıç yapabilirsiniz, gerisi de zaten sizin işiniz. Hiç bir yere gitmiyorsanız bile, sokağınızdaki semt restoranında dahi sevgililer gününe özel menü bulursunuz…Yok en güzel kutlama evde derseniz başbaşa, saygı duyar herkes herhalde…

Kısacası her şey hazır ama bir şey eksik: Aşk…

             Yalnış anlamayın sözüm sevgililer gününe, kutlama biçimine değil, aşıklara hiç değil! Fakat ben bu noktada çiftler temelli değil de “Aşksızlık” üzerinden ilerlemeyi tercih ediyorum.

             Aşk, aşksızlık meselelerini bir kaç zamandır çok sevgili sosyoloji hocam Ali Ergur ile de düşünüyorduk, bu konu hakkında fikirlerimizi anlatıyor hatta bununla ilgili ortak bir çalışma yapmayı bile istiyorduk, ilerleyen günlerde de büyük ihtimal gerçekleştireceğiz. Elbetteki uzun zamandır konuştuğumuz bu konular ben de yazma isteğini çoktan doğurmuştu ancak üstüne  geçen hafta da School of Life bünyesinde, kitaplarına hayran olduğum Psikiyatrist Dr. Alper Hasanoğlu’nun Aşkın Halleri adlı atölye çalışmasına gidince, bu konu hakkında yazmadan geçemeyecek bir duruma gelmiştim çünkü orada da tüm bunları yazmama neden olan durum ile karşılaşmıştım: Aşksızlık. Hasanoğlu, bizlere uzun evliliklerin, ilişkilerin sırlarının neler olabiliceği hakkında bir soru yönelttiğinde, bir çok kişi, benzer aile yapıları, uyumlu olmak, maddi rahatlık gibi bir sürü şartı saymıştı ancak kimse sevgi ya da aşktan bahsetmemişti. Zaten tüm atölye boyunca Alper Hasanoğlu’nun hatırlatmaları dışında aşktan hemen hemen hiç bahsedilmemişti.

article-2098917-0038BFA400000258-726_468x426

                Bildiğimiz üzere, insanlık tarihi farklı toplumsal dönüşüm süreçlerinden geçmiş ve üretim biçimlerinin değişimleri ile de, ortaya farklı yaşama biçimleri çıkmıştır. Uzun uzadıya tüm bu dönemlere girmeye gerek yok. Günümüz insanı da varlığının kanıtını sanallık tanımlamaları üzerinden sağlarken, hiçbir şeyin yerinde durmadığı, aktığı, kariyerlerimizin uçuculuğunun neredeyse bir zorunluluğa dönüştüğü, her zaman daha iyisinin olduğuna olan inancımızın akıllarımızda adeta mutlak bir rejim yarattığı, tatmin olmanın eski bir gelenek olduğu günümüzde bireylerin şüphesiz duygusal dünyasında da büyük değişimler yaşanmıştır. Alper Hasaonoğlu’nun atölyede paylaştığı bir veriye göre, İstanbul’daki aldatma vakaları, Avrupa’nın diğer tüm şehirlerinden daha fazladır. Bunun oldukça önemli bir gösterge olduğunu düşünüyorum ve bu rakamların dolaylı olarak da yaptığım bir araştırmadan yola çıkarak biliyorum. İstanbul’da yabancıların gözünden yaptığım araştırmada, özellikle kadınların Türk erkekleri ile ilgili en çok şaşırdıkları özelliklerden biri de tam olarak aldatma meselesinden kaynaklanıyor; yalan söylemeleri ve devamlı aldatmaları, ilişkiden kaçmak için fırsat kollamaları onların ortak olarak yakındıkları bir noktaydı. Bu Türkiye’deki ilişkiler açısından önemle ele alınacak bir konudur şüphesiz.

                Ancak konuya genel bir açıdan bakmaya çalışırsak göze çarpan temel meselelerden birinin şu anın müthiş derecede önemli kılınması ve geleceğin de bir nevi önemsizleştirilmesi olmuştur. Zygmunt Baumann’ın ifade ettiği gibi: “Şimdi’yi mutlaklaştırırsak “güven” için gerekli şartları da ortadan kaldırmış oluruz, dolayısıyla modern toplum eğer şimdi’yi kutsallaştırmakta ısrar edecekse, güven tesis edebileceği hiçbir mecra bulamayacaktır.” Kısacası anın kutsallığına inanan insan dünyasında, yarını olmayan bir hayat fetişinde kaos kaçınılmazdır. Ve her türlü karar için risk kapımızda beklemektedir.

             1 Ocak 2015 yılında kaybettiğimiz, önemli Alman sosyolog Ulrich Beck günümüz toplumlarını risk toplumları olarak nitelendirir. Her şey bir riske dönüşmüştür ve kararlarımız birer risk teşkil eder. Her kararın az ya da çok ağırlığı vardır ve bireyin üzerine bir sorumluluk da yüklemektedir. İşler iyi giderse, tüm başarıların mükafatı size ait olması oldukça gururlandırıcıdır ancak başarısızlıkların yaratacağı hayalkırıklığı, yetersizlik duygusu da omuzlarda ağır bir yük olarak taşınacaktır. Aşkı hayatınıza çekmek, eski dönemlerde alın yazısı, kısmet iken şimdilerde, evrene yaydığınız enerjilere dönüşmüştür. Yeterince iyi titreşimler yollayamamanızın da sorumlusu yine sizsinizdir. Ancak ben bu denli herşeyin sorumlusu olduğumuza inananlardan değilim. Dönemin sosyolojik özelliklerinin bizlerin “alın yazılarında” müthiş etkileri olduğuna inananlardanım.

            Her kararın merkezinde yer alan bireyler için, aşk da bir karardır ve hatta bir risk arz etmektedir. Ancak tüm bunların arasında belki de en büyük risk kalplerimizin kırılması olarak ortaya çıkmaktadır. Aşk için acı çekmek, günümüz dünyasında bir zayıflık, kırılganlık ve hatta başarısızlık durumudur. Aşkın içinde kalp kırıklığının olması müthiş caydırıcı bir unsurdur, acıya dayanıksızlık günümüz bireyinin belki de en göze çarpan özelliklerinden biridir. Acı , zevk duymaya şartlanmış ve anda kalmak isteyen bireyin korkulu rüyasıdır adeta. Acıdan kaçan ve hatta sevgiliden ayrılmak için anti-depressan kullanan bir çok kişi mevcuttur artık. Kısacası aşk riskli bir karardır hatta oyuna hakim olmak için karşı tarafın canını acıtmak bile tercih edilebilebilir bir durumdur. Aşklar, evlilikler, ilişkiler bir strateji oyununa dönüşmüştür çünkü kendinden hoşnutsuz, asla yeterli olmadığını düşünen bireylerin devamlı duyguğu söylemde kendini sevmek üzerinedir. Hipermodern bireyler için başkasını sevmek bir risk iken kendini sevmek ise en önemli zorunluluklardan biridir. Ancak biri olmadan diğerinin olması da pek mümkün değildir işin aslı.

Ve aşkın olmadığı yerde, başka duyguların olacağı kesindir.

               Bu diğer duyguları açmam gerekirse sizleri televizyon ekranlarındaki birkaç yarışmaya göz atmaya davet ediyorum. Son dönemlerde Türkiye ekranlarında iki kanal arasında paylaşılmaya çalışılan bir yarışma var. Son derece popüler ve jüri üyeleri de şöhretlerinden ihya olmuş durumdalar. Bundan bir hafta öncesine kadar izlemediğim yarışmaya göz attığımda ortada tüylerimi diken diken eden bir durumun varlığına şahitlik ettim.

               Yarışmacılar, düzgün fizikli bir sürü genç kadın, birbirlerine eleştiri vakti geldiğinde öylesine kaba, ters ve hakarate varan sözler sarf etmeye başlıyorlar ki, duruma akıl erecek gibi değil. Üstelik, kimseden bir müdahale gelmemesi daha da korkutucu olan kısmı. Bir de yarışmalarda elbette kadınların yalnızca moda ile ilgilenen, boş fikirli, kavgacı olarak gösterilmesi de “boş kadın” streotiplerinin yeniden oluşumuna katkılarının da altlarını çizmek lazım. Ekranlar bu ve benzeri yarışma formatlarıyla kaynıyor, elbette bir diğeri de evlilik programları. Bu yarışmalarda evliliklerin Türk toplumunda ( hemen her toplumda evlilik kurumunun maddi dayanakları vardır, kimilerine göre tek nedenidir, miras vb konuların düzene girmesi gibi) romantizm ile ilgili değil de daha çok sigorta, düzgün gelir, ev sahibi olmak gibi son derece maddi nedenlerden yapıldığının bir kez daha resmini çiziyor. Kadınlar sahip olamadıkları sosyal güvence için bu televizyon şovlarına koşarlarken, erkekler ise ilerideki yaşlarda onlara bakımlarını sağlayacak genç kadınlar arıyorlar. Arada çatışmalar, yüzüne karşı “seni beğenmedim”, sen bana kendini layık mi gördün, bir kendine bak” gibi ciddi aşağılanmaların olduğu ve özel hayatın kamuya açıldığı müthiş bir yıpratma kültürüne de şahitlik ediyoruz elbette. Biliyoruz ki, tüm bunlar birer televizyon formatı ve reyting getiriyor, sonra da reklam gelirleri artıyor ancak işin sosyolojik kısmı da burada ortaya çıkıyor nefretin, kavganın para etmesi ve gündelik hayatın da bu dinamikler üzerinden şekillenmesi. İnsanlar birbirlerinden hoşlanmak değil, onların açıklarını bulup alt etmek için yarıştıkları gündelik hayatımızda, nefret etmek, kamplaşmak, sevgiden uzak durmak ( çünkü bu duygu bir güçsüzlük olarak da görülebiliyor) oldukça normal tavırlara dönüşüyor. Çalışma arkadaşları, arkadaşlar, hatta ailelerin içlerinde bile eşler birbirleriyle rekabet ve nefret söylemleriyle var oluyorlar.

Dünya büyük bir krizin içinde, maddi olduğu kadar da manevi bir krizde, ikisi de birbirinin nedenini oluşturuyor.

            Yeni bir yüzyıla başlayalı yalnızca 15 yıl olmasına rağmen, bir öncekinden kesin çizgilerle ayrılabilecek bir yüzyıla benziyor. Dünyamız farklı bir vahşet düzeni ile karşı karşıya. Terör örgütleri, dünyanın kalbi sayılan yerlerden tutunda, en ücra köşelerine kadar tüm köylere girip vahşetler yaşatıyor, kadınlar tecavüzlere uğrayıp, köle olarak satılırken, esirler kafesler içerisinde canlı bir biçimde yakılıyor. İçinde bulunduğumuz siyasi ve ekonomik krizler, gelir adaletsizlikleri, farklı din, dil, ırka mensup kişiler arasında körüklenen nefret birçok toplumun kimi zaman çok uzağında cerayen ederken, kimi zamanda tam ortasında gerçekleşiyor. Üstelik tüm bu olanlar, cep telefonlarının ekranları kadar yakınken aynı zamanda da bir video oyunu kıvamındaki bir gerçekliğe sahipler. Korku, endişe, nefret, kavga hem gündelik hayatta hem de dünyanın siyasi söylemine hakim vaziyette hatta tüm bu duygular sistemsel olarak körükleniyorlar. Gelir adaletsizliği, eğitim yetersizliği ve uzun yıllardır unutulmuş coğrafyalarda savaşlarda yetişen öksüz yetim sevgi görememiş çocuklar takdir görmek, karın doyurmak, kimlik edinmek için suçlar işliyor, terör örgütlerine katılıyor.

            Bugünlerde İstanbul sokaklarında geleceklerinin tam bir muamma olduğu bir sürü çocuk var. Henüz temel ihtiyaçları giderilemeyen oyun çağını geçmemiş çocuklar ne yazık ki en çok çıkarmaları gereken “anların” tadını çıkaramıyorlar üstelik işler böyle giderse, onlarla birlikte bizlerin geleceği de pek umutlu gözükmüyor. Belki de bu yüzden insanlar en ufak umut ışığı gördükleri kişilerin, inanış biçimlerinin, siyasi partilerin peşinden sürekleniyor. İşte, tüm bu umutsuz ve yalnızlığa itilmiş hayatlarımızda, tam da bu yüzden en büyük kurtarıcımızın aşk olduğuna inanıyorum.

           Kısacası bu sevgililer gününe başka bir açıdan bakmak gerekiyor belki de. Toplumsal nefretin, kişiler arasında rekabetin, sevgililerimizi dahi tüketme çılgınlığının içerisinde benliklerimizin nasıl zarar gördüğünü, asıl acıyı bu şekilde yok olarak yaşadığımızı anlamamız gerekiyor. Aşkın maddileştiği, kişisel çıkarların ön planda olduğu bir dünyada varlık biçimimiz de şekil değiştiriyor.

         Kısacası bu 14 şubatta hiç olmadığı kadar sevmek, hiç olmadığınız kadar aşık olmak için kendinize söz verin! Aksi takdirde varlıklarımız anlamsızlık duvarları içerisine hapsolacak.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s