Mutlu musun?

 

Resimhttps://www.pinterest.com/pin/96475616991341489/

Deniz BAĞRIAÇIK

Son iki sene boyunca, mutlulukla ilgili daha önce hiç düşünmediğim kadar düşündüm. Daha önceki yıllarda düşündüğüm zamanlar yok değildi ama bu denli, sorgulamalara girdiğim hiç olmamıştı. Annemin kitaplığında, cilt sırtlarından yalnızca okuyup geçtiğim kitapların başlıkları mutluluğun nasıl bulunacağı ile ilgilenirken benim hiç mi hiç ilgimi çekmezdi. Hatta bu kitapları okumak bana daha çok zaman kaybı olarak görünürdü.

Ancak, yanılmıştım.

Yirmili yaşların ortalarını iki sene geçmişken, birden hayatla ilgili sorular belirmeye başladı aklımda, yürürken, uyumadan önce, yoldayken ya da çalışırken. Neşe, mutluluk, hayatın anlamı, başarılı olmak veya başarısızlık, bunlar neydi? Hepsi aklımda, tıpkı bir çamaşır makinesinin içindeki gibi dönüyorlardı. Devamlı kendime sorular soruyordum, neden mutsuzdum? Neden eskisi gibi mutlu hissedemiyordum. Hâlbuki yapılması gerekenleri yapmıştım ve bunların karşılığını almam, istediklerime kavuşmam gerekiyordu, istediğim işi istediğim şekilde yapabilmeliydim, ya da bir iş görüşmesine gittiğimde o işi alabilmeliydim. Kariyer açısından istediğim yerde olup, ilişkiler konusunda kafamın karışmamış olması gerekirdi ve daha bir sürü “önemli” mesele ile ilgili aklım fena halde karışmıştı.

***

Kısacası bildiğim, düşündüğüm, inandığım her şey ters yüz olmuştu. Ve mutsuzluğun varlığı, düşüncesi bile beni ürpertmeye yeterken, mutluluk ne anlama geliyordu onu sorgular olmuştum.

Şimdi üzerinden zaman geçmesinin ardından ve çevremdeki bir sürü insan mutlulukla ilgili düşünüp, sorgularken ve onlarla tartışırken, aklımdakileri yazıya dökmek istedim çünkü bugün, mutluluğun bu denli sorgulanması bile başlı başına bir sosyolojik olgu.

Geçmişe göre aklım çok daha berrak bunu itiraf etmeliyim. Ancak bu, tüm şifreleri çözdüm anlamına gelmiyor çünkü tam bir şeyi anladığınızı düşündüğünüz durumlarda her şey daha da karmaşıklaşabiliyor. Düşüncelerimi bir araya getirmem gerekirse, mutluluk ile hissettiklerim şu şekilde anlatabilirim:

Yanılgılarımdan bir tanesi, mutluluk ve başarı kavramlarını bir arada düşünmekten geçmişti. Üstelik kurduğum bu korelasyona bir de toplumun başarı ile beklentileri eklenince, içinden çıkılmaz bir duruma dönüşmüştü. Eat, Pray and Love- Ye, Sev, Dua et, kitabının yazarı Elizabeth Gilbert, kitabının başarısının ardından, kendisinden beklentinin akıl almayacak derecede yükseldiğini ve bu nedenle de ne yazarsa yazsın bir daha, bir önceki kitabı gibi olamayacağını anlatır. Gilbert bu durumda, fazla başarıdan tedirgindir ancak daha önceki yıllarda ise, kariyerinin başında da hem garsonluk yapıp, kitaplarının bir bir yayıncılardan çevrildiği dönemlerde ve mutsuz hissettiği o günlerde “evime sığınırdım” diyor ve evinin yazı yazmak olduğunu ifade ediyor. Bana en ilham veren sözü ise: Kendi egonuzdan daha fazla sevecek bir şeyiniz olsun.  Yani defalarca yenilmek sizi yıldırmamalı, Gilbert için bu yazı yazmak olmuş. Onun hayatla ilgili terapisi, tutkusu, kitapları sevilsin ya da sevilmesin onları yazabilmek. Aldığı yenilgilerin hiçbir anlamı yok çünkü o yazmayı kendinden daha çok seviyor.

Başarılı olmak bu anlamda, tutkularını devam ettirebilmeye dönüşüyor. Antik Yunan’da ölülerin arkasından sorulan tek sorunun “ Tutkuları neydi? “ olduğunu biliyor muydunuz?

 ***

İşler istediğimiz gibi gitmediği takdirde, iki şekilde düşünebiliriz. Bunlardan ilki, her şeyin bizi bulduğu, tüm işlerimizin aksi gittiği düşünce kalıbı olurken bir diğeri ise aslında birçok kez bir şeyleri denediğimiz için kendimizi cesur hissedip, kendimizle gurur duyabiliriz. Her yenilgimiz, her başarısızlığımız bizi başka bir yola yönlendirirken gerçek kişiliğimizi oluşturmaz mı? Ve tüm bunların sonunda sahip olduğumuz kişilik, bir nevi bizim duruşumuzu belirler. Birkaç saniyeliğine bile olsa geçmişi düşündüğümüzde, zor günlerimizin aslında bizlere bir sürü kapılar kapatırken, bizlerin ayakta kalmak için açtığı diğer kapılar ise tutkularımız, gerçekten yapmak istediklerimiz olduğunu fark ederiz. Elbette ki, hayatın sıradan mutsuzluklarının ötesinde, çok daha büyük zorluklar çeken kişileri hatırlamak ve onlar gibi olmadığımız için “şükrediyorum” demek yerine aslında onların bu zorluklarla mücadelesinden ilham alabiliriz. Engelli ya da hasta olmadığımız için şükretmek bizlere o kadar büyük tatmin sağlamaz. Onların yerine Andrew Solomon’un “Far from Tree” adlı kitabında, down sendromu, transsexsüel, ciddi hastalıklara sahip, zihinsel engelli çocukların aileleri ve kendileri ile yaptığı röportajlardan nasıl da kendi yollarını çizdiklerini anlattığı öykülerine göz atabiliriz.

 

Solomon, ailelerin, kişilerin yaşadıklarının ve hayat yollarının son derece zor olduğunu altını çiziyor ama bu kişilerin zorlukların altından kalktıklarını anlatılan kitap aslında bizlere mutluluk yolunda yardımcı olabilir, hatta olmalı. Engellerimizi farklılıklara dönüştürmek bizlerin yapabileceği bir şey. Bu engellerin yalnızca fiziksel olmasına da gerek yok, zihnimizde yarattığımız duygusal engeller de son derece önemli.

Ortak olarak yapılan hatalardan biri ise tutkularımızdan, isteklerimizden kendi kendimize vazgeçmek üstelik engellerden çok daha önce. Uymamız gereken kurallara ve tek bir yaşam şeklinin olmasına karşı duyduğumuz garip inançlar tam da hayal ettiklerimizin önünde bir engel oluşturuyor. Facebook’un COO’su Sherly Sandberg’in bahsettiği üzere, kadınlar erkek arkadaşları dahi olmadan, bir gün çocukları olacakları düşüncesiyle, iş hayatında yeterince ileri gitmiyorlar. Bu bir insanın kendine verebileceği en büyük ceza: Kendi potansiyelini, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği  belli olmayan durumlar için hiçe saymak. Bunu bir çoğumuz yapıyoruz, hedeflerimizin peşinde gitmek yerine, her gün yapmaktan sıkıldığımız ancak garanti olduğuna inandığımız hayatlar peşinde koşuyoruz. Nat Geo kanalında yayınlanan, “Geleceğin İzleri” adlı programda, bundan 10.000 sene sonra buzul çağına girmesi beklenen dünyada  tüm kentlerin yeryüzünden yok olacağı anlatılırken, dehşetler içinde sarsıldığım diğer bir nokta ise, dünyanın şimdiye kadar ki varlığı, yalnızca bir göz açıp kapama anına eşit oluşu. Ve bir kez daha sormamız gerekirse, neden bizi mutlu edecek şeyler yerine  istemediklerimiz peşinden koşmaya üstelik bu kadar sınırlı bir zaman içerisinde hevesliyiz ya da başarılı olmayı bu denli  standartlaştırmaktan zevk alıyoruz.

 ***

Bugün dünyada yedi milyardan fazla yaşayan her insanın kendine ait bir parmak izi var ve bu aslında yalnızca, suçluların ortaya çıkarılmasından, vize işlemlerinden başka bir şeye hizmet ediyor: Her birimizin birbirinden ne denli farklı olduğunu anlatmaya, bizlerin eşsizliğine ve yapabileceklerimizin farklılığına, harikuladeliğine…

Mutluluk, bir anlık bir his değil aksine, kimi zaman neşenin, kimi zaman zorlukların üstünden gelmenin, yenilgiyi kabullenmenin, bazen tembelliğin, kimi zaman güneşin, fırtınaların, sakin bir akşamüstünün, aşkın, kendimizle olan ilişkinin, dostlarımızın, aslında maddiyatın ötesindeki bir duygular bütünün toplamını içeriyor. Bir anlık değil, sürekli değil, istediklerimizin gerçekleşip gerçekleşmemesi hiç değil, mutluluktan en çok anladığım özgürce kendimiz gibi olabilmek…

Herkese mutlu bir hafta dilerim…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s