Kim suçlu?

Deniz BAĞRIAÇIK

Toplumlar, hatta toplum olarak nitelendirmeden de önce, insan toplulukları, zıtlık kavramları arasında yaşayarak bugüne değin geldiler: İyiler ve kötüler, doğumlar ve ölümler, acılar ve sevinçler yan yana var olurken bir arada yaşayabilmek için bazı sözleşmeler imzaladılar aksi takdirde tüm dünya bir kaosa dönüşebilirdi ki dönüştüğü zamanlar da olmadı değil. Etik sınırlar kalkarsa, varlığımızın sınırsız özgürlüğünü tatmak yerine, her şeyin anlamını da yitirebilirdik ki yitirdiğimiz zamanlar da oldu… İşte tam da bu nedenle önce din ardından da hukuk kuralları ile insanlığın içine korku ile de olsa iyilik tohumları serpiştirilmeye çalışıldı. Milyarlarca kişi bugün bu sözleşmelere düşünmeden uyuyor, kendince bir nedenden dolayı suç işlemiyor hatta suçun varlığını bile düşünmüyor. Kimisi mahşerden sonra başına geleceklerden korkuyor, kimisi bir şeye inanmasa bile, suç işlemek onları cezp etmiyor ve bir kısmı da tıpkı Dostoyevski’nin Suç ve Cezası’nda olduğu gibi, vicdan muhasebesinden mütevellit, aklından geçenleri eyleme dönüştürmüyor. Her çağ, kendi ahlakını yaratırken, yüzyılın başından beri, etik kavramı daha da ince elenir sık dokunur bir hale geldi. Nükleer transfer süreci kullanılarak yetişkin somatik bir hücreden klonlanan ilk memeli dişi koyun olan Dolly’nin 1996 yılında doğumu ile birlikte kafalar iyice karıştı.  Dolly’nin doğumu bizleri can evimizden vurmuştu çünkü o hayat, ölüm, doğum ve Tanrı arasındaki dörtgenin tam da ortasında durmuştu. Aklımıza mukayyet olmak için, Dolly’e sırtımızı çevirip yolumuza devam ettikten sonra, teknoloji ve internet zamanla, başka durumlara da olanak sağladı.  Cep telefonuna eklenen kameralar özel hayatımızla ilgili birçok şeyi değiştirmeği başarmışken,  kendimize doğru yöneltebildiğimiz kameralar da bu değişimi daha da radikalleştirdi. Sıradan insanları ünlü yapma şansı veren de, ünlülerin ünlerine ün katan da hep bu kameralar oldu… Mahremiyetin bir kamu malına dönüşmesinin an meselesi olduğu bugünlerde, sanal âlemdeki hayat küreciklerimizin son derece kırılgan olduğu bir kez daha anlaşıldı.  Gelinen noktada, özel hayatla ile ilgili tüm belgeler, kimi zaman isteğiniz dışında, tarifsiz bir yerlerde depolanırken, özenli yaşamaya çalıştığınız hayatı bir anda mahvedebilecek bir raddeye ulaştı.

***
  Jennifer Lawrence, Kate Upton, Selena Gomez ve daha birçok günümüzün yıldız oyuncularının, şarkıcılarının da aralarında bulunduğu ünlü isimler, birçoğumuzun boyutunu henüz idrak edemediği ürkütücü bir sanal suça maruz kaldılar. Kadın oyuncuların çektikleri fotoğraflar, tanımadıkları bir kişi tarafından, iddialar doğru ise icloud hesaplarından çalındı… FBI suçu işleyenlerin peşine düşmüş durumda ancak iş işten çoktan geçti çünkü halen tüm dünyada çok para eden çıplak kadın bedenlerinin fotoğrafları, haber siteleri tarafından yayınlandılar. Hatta Türkiye’deki siteler henüz fotoğrafları kaldırmış değiller hatta arşiv şeklinde “ İşte o kareler” gibi klişe fotoğraf albümleri olarak kısa günün kârı mantığı ile tıklanma rekorları kırmaya çalışıyorlar. İşte tam da bu noktada üç durumun ortaya çıktığını öne sürebiliriz: Bunlardan ilki, suçu işleyen kişi, bu ünlü isimlerin hayatlarına dâhil olma zahmetine katlanmadan dahi bu işi yapabiliyor ya da asla dâhil olamayacağı bir hayatı bu şekilde un ufak edebiliyor.  Dolayısıyla, uzaktan başlatılan savaşlar ya da robotla uzaktan yapılan ameliyatlar, skype üzerinden yürüyen ilişkiler gibi, suçlar da artık uzaktan işlenebiliyor. Suçu işleyen kişi, sanallık içerisinde bu suçu işlediğinden algımız bizi yanıltıyor. Tıpkı hiç işlenmemiş, tıpkı artık çok sıradan bir durummuş gibi algılıyoruz tüm bu olup biteni oysaki son derece ciddi bir hukuki sürecin işlemesi gereken, en az gasp, tecavüz kadar ciddi bir suç işlenmiş durumda. İkinci nokta ise, özel hayatımızın ne denli bizim kontrolümüzde olduğunun çıldırtan merakıdır. Kendi istediğimizle paylaştıklarımızı bir kenara bırakın, bir de özel kalması için çabaladıklarımızın, bir şekilde depolanıp, onların çalınması, bir kez daha özel hayatın kamuyla paylaşılan yüzyıllara geri dönüşünü anımsatır. Marie-Antoinette ve VI. Louis’nin saray mensuplarının önünde sevişmelerinin izlenmelerinin normalliği gibi, bizlerin de özel hayatlarının paylaşılmasında artık herhangi bir sakınca yoktur. Herkesin özeli, her ne olursa olsun illaki çıplak fotoğraflar olması şart değil, bir şifre uzaktadır. Önemle fark edilmesi gereken son nokta ise, paylaşılan fotoğrafların tamamı kadın yıldızlara aittir. Tüm bu değişen değerler çerçevesinde, kadınların bedenin halen bir ürün olarak ya da bir para kaynağı olarak görülmesi belki de sabit kalan tek durumdur. Bununla birlikte, özel hayatlarını ilgilendiren, belki fantezilerinin, belki can sıkıntılarının karelerini neden çektikleri soruları, suçu kimi işlediğini bile gölgede bırakıyorsa, halen de kadınlarla ilgili birçok algılamanın ne denli değişime dirençli olduğunu da gösterir. Her şeyin geçici olduğuna inandığımız bu dünyada, suç da uçucu bir hale bürünmüş bir vaziyetteyken daha da bizleri çileden çıkartan belki de herhangi bir muhatabın karşımızda olup olmadığıdır. Kısacası, mahremin yıkılmaya yüz tuttuğu bugünlerde nasıl bir toplumsal sözleşme imzalamamız gerektiğini bir kez daha düşünmekte fayda olabilir. Akıl sağlığımızı korumak için, şifreleri sağlamlaştırmak yerine belki de bu suçların neden işlenmemesi gerektiği üzerine kafa yormak bizleri gerçekten de bir yerlere götürebilir. Korunaklı özel hayat günleri dilerim…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s