Öğretmenimiz neden intihar etti?

 

 

Robin McLaurin Williams, 2014’ün 11 Ağustos gününde, kendi isteği ile bu dünya sahnesinden sessizce ayrıldı. Bu dünyada artık daha fazla nefes almak istemediğine karar vermişti.

Birkaç nesli bir araya getiren, çocukluklarımızı, ergenliğimizi ve yetişkinliklerimizi bir arada tutan, dünyanın en yetenekli oyuncalarından biri olan Williams’ı artık yeni filmlerde görmeye imkân yok.

Robin Williams’ın ölümünün en çarpıcı yanı yalnızca onu erken sayılacak bir yaşta kaybetmemizden değil, şüphesiz, bize filmleri ile her zaman yol gösteren bu değerli insanın, içimizdeki en önemli içgüdüye karşı gelmek istemesinden de kaynaklanıyor.  

Dünya sinemasının en sıcakkanlı, en öğretici, yol gösterici karakterlerini oynayan bu ünlü oyuncu nasıl olmuştu da böylesine ürkütücü bir karar verebilmişti?

***

Sorunun cevabı etrafında bir düşünce jimnastiği yapmadan önce, iki unsur üzerinde düşünmekte fayda olabilir.

İki unsuru şu şekilde tespit edebiliriz: Depresyon meselesi ve Williams’ın canlandırdığı roller.

 

Ünlü sosyolog Alain Ehrenberg’in yazdığı – La fatigue d’etre soi-  “Kendi olmaktan yorgunluk” adlı araştırmasında, depresyonu bireylerin yaşadıkları psikolojik rahatsızlıklarından ziyade, içinde yaşadığımız bir çağın, toplumun yarattığı değerler ile biz bireylerin çatışması olarak nitelendirdiğini görürüz.

Günümüze baktığımızda da, depresyon sözcüğünün, şarkı sözlerinden tutun da, gazetelerin gerek magazin sayfalarına kadar düşmüş bir sözcük olduğunu fark ederiz. Üstelik bu yalnızca ünlü, varsıl insanlara musallat olan ya da belirli bir sosyo-ekonomik bir sınıfın  rahatsızlığı değildir. Taksi şoföründen, öğretmenine, doktoruna, oyuncusuna depresyon ile sırt sırta bir yaşam süreriz.

Çağımızın en revaçta hastalığıdır depresyon…

Ehrenberg ise depresyonun kişilerin toplum içinde sürekli olarak yetersiz hissedişlerinden kaynaklandığını ifade eder. Ne kadar çalışsalar, ne kadar uğraşsalar dahi bir türlü “kendi olma” haline ulaşamadıklarını ve bu kendiliklerini arama durumumun da kişilerde bir depresyon yarattığını savunur.

İkinci baskısını 2000 yılında yapan  bu kitabın,  o dönem  Facebook, Twitter gibi sosyal medya mecra ile ile tanışmadığını da göz önünde bulundurursak, tespitlerinin, bugün sosyal medyada da kanıtlandığına şahitlik ederiz.  Son aylardaki “selfie” Türkçe adıyla özçekimin, hangi kelimeleri de barındırdığını düşünürsek, “kendilik” durumumuzla nedenli sıkıntılı bir ilişkide olduğumuzu çok daha iyi anlarız.

Bu noktada, Robin Williams’ın One Hour Photo/ Baskı adlı filminden geçen şu cümleyi hatırlamakta fayda olabilir:

“Bu fotoğrafların gelecek nesillere anlatacağı bir şey varsa o da şu: Ben buradaydım, var oldum. Gençtim, mutluydum. Birisi bu dünyada benim fotoğrafımı çekecek kadar beni umursadı.”

Artık fotoğraflarımızın bile başkaları tarafından nadiren çekildiği hatta bunu talep ettiğimiz bu dünyada, her şeyi kendimizin yapmaya çalışması ve içimizdeki “beni” henüz keşfedememişken, varlığımıza yaşatacağımız hisler pek de mutlulukla ilişkili hisler olmayabilir. Koşulsuz sevginin anlamını yitirdiği, kendini kendine inandırma çabasının yükü altında olan bireylerin kalplerinin ve ruhlarının incinmesi çok normal değil midir?

 

 

Düşünce jimnastiğimizin, diğer unsuruna geri dönersek, Robin Williams’ın hayat verdiği karakterlere bir kez daha göz gezdirebiliriz.  

Öğretmen, psikolog, doktor, dadı kılığında bir baba, radyo spikeri, Peter Pan, sevgi dolu bir evsiz..

Hemen hemen tüm rollerinin ortak özelliği ise bir kutup yıldızı gibi bizlere yol göstermesidir, o ihtiyaç duyduğumuz babacan figürdür, canımızın sıkkın olduğu günlerde Williams filmlerini izlemek daima bize iyi gelir hatta bir babaya sarılma hissi yaratır.

Değişen bu dünya düzeninde, her şeyi kendiliğimizle ilişkilendirdiğimiz, idealimizin çocuksu bir romantizm olduğu hatta bazılarınca aptallık olarak nitelendirdiği bu dünyada Williams’ın rollerine ne kadar ihtiyaç vardır?

 Hollywood filmlerini son yıllarda düşündüğümüzde aklınıza kaç babacan figür, iyi bir öğretmen ya da her daim arayabileceğiniz bir dost figürü gelir?

 Tüm ihtiyaçlarımızın teknoloji ile sağlandığı koşulsuz sevginin pek de matah olmadığı, saygının şekil değiştirdiği, sözlerin unutulduğu bu dönemde, Robin Williams, su götürmez ki değişen bu dünya düzeninde onun idealizmine yakışan roller bulmakta muhtemelen zorlanmıştır belki de en önemlisi, rollerine pek de ihtiyaç duyulmadığını hissetmiştir.

Son izlediğim, The Grand Budapest Hotel ( Budapeşte Oteli) adlı filminin belki de en dokunaklı sahnelerinden biri,  yardımcısını nazilere vermek istemediği için vurulan Gustave H’in arkasından yardımcısı ve yakın dostu Zero Moustafa’nın, “ O, dönemin son insanlarındandı, bir daha onun değerlerine sahip kişiler dünyaya gelmedi “ sözleridir.

 Robin Williams bir dönemin idealist değerlerini yücelten, bizleri doğru yola sürükleyen, canımız yandığında yanımızda olduğunu hissettiğimiz bir dosttu. O ve üstlendiği roller olmadan, sinemanın tadının azalmasının yanında dünya idealizme inancı arttıran bir kaleyi daha kaybetmiş sayılırız.

Kısacası Williams’ın rolleri kadar ölüm şekli de sosyolojiktir.

 

D.B

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s