John F. Kennedy’e oy ver!

 

 

Yazın sıcaklığının, uykunun rehavetine kavuştuğu bu günlerden, geçmişteki soğuk bir güne gitmeye davet ediyorum sizleri ve eğer davetim kabul olursa o günün,  insanların, Washington’da soğuktan kemiklerin sızladığı 20 Ocak 1961 kışı olduğunu belirtmek isterim.

Neden mi bugünü seçtim?

 

 

 

Seçtim çünkü 20 Ocak 1961 günü, John F. Kennedy’nin, seçildikten sonra yemin töreni günüdür ve başkan olarak ilk konuşmasını o gün yapmıştır.  Jacqueline Kennedy’den etkilenmiş kadınların şıklıklarına ve kürklerine diyecek yoktur, erkekler ise uzun siyah şapkalar takmaktadırlar. Konuşmada yalnızca kalburüstü bir kitle yoktur ama herkes özenlidir. Özenleri de geleceği dokunmaya kıyamadıkları bir şey olarak görmelerinden gelir, onlar geleceği pamuklara sarıp sarmalamak istemektedirler…

1961 yılına gelindiğinde, dünya savaşmaktan, ırkçılıktan, sefaletten yorgun düşmüştür. İki Dünya Savaşı, Büyük Buhran derken, insanların geleceğe güvensizlikleri had safhaya ulaşmıştır ve sanattaki, edebiyattaki tüm akımlarda bu kopuşun yansımalarını göstermişlerdir, Dadaistler,Varoluşçular birbiri ardı ardına hiçliğe övgüler düzmüşlerdir.

John F.Kennedy zorbalığa, fakirliğe, hastalığa ve savaşa karşı savaş açmak isterken,  yalnızca Amerika’yı değil, tüm dünyayı insanlığın başındaki bu müspet belalara karşı birlik olmaya çağırmıştır.

Dikkatle altını çizmek gerekir ki, dünyanın en genç ve ilk İrlanda Katolik Başkanı, iki kutuplu bir dünyayı yönetmek için büyük umutlarla başkan seçilmiştir ancak vaatleri umut taşırken asla gerçekçilik dışına çıkmamıştır hatta JFK, idealizmi bir devlet politikasına dönüştürmek için çaba harcamış ve belki de en çok da bu yüzden diğer başkanlardan farklı olarak anılmıştır. Sisteme gerçek anlamıyla karşı çıkmıştır ve bedelini de ağır ödemiştir.

Kennedy konuşmasının sonlarına doğru, tüm vaatleri bir kenara bırakıp, halkından bir talepte bulunur:

 “Ask not what your country can do for you-ask what you can do for your country.” Yani ülkenizin size ne vereceğini sormayın, siz ülkeniz için ne yapabilirsiniz?

 

***

 

Şimdi de gittiğimiz yerden geri dönelim. 1961’den bu güne gelirken, yolda gözünüze bir sürü olay ve dönüm noktası çarpacaktır. Hem Türkiye’de hem de dünyada: Öğrenci hareketleri, hippi akımı, savaş karşıtlığı, aya ayak basılışı, bilimsel hırslar, Berlin Duvarı’nın yıkılışı, Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Irak Savaş’ı, Orta Doğu Buhranları, 11 Eylül saldırıları ve 2000’li yıllarda dünyanın ortak hafızasına işlemiş füze saldırıları, terör meseleleri, alev alev yanan bir Ortadoğu derken yıl 2014 olmuştur. 2013 yılı Kennedy suikastının 50. Yılıdır. Geçen elli seneye baktığınızda Kennedy’nin hedefi olan zorbalığın, savaşın durması neredeyse imkansıza dönüşmüştür ve dünyanın raydan çıkması, savaş endüstrinin tavan yapması asla bir tesadüf değildir.

Bugün görünen o ki,  Kennedy’nin  herkesi  özgürlük için savaşmaya çağırdığı bu dünyada artık özgürlük kavramı farklılaşmıştır. Dünya değişmiştir. Tıpkı Türkiye’de de olduğu gibi, toplumculuk unutulmuş, tıpkı edebiyatta İkinci Yeni sonrası Toplumcu Şiir’in yok oluşu gibi birçok toplumsal ülkü yerle bir olmuştur. Artık kişilerin ortak gayeleri yerine bireysel çıkarları birçok şeyin önüne geçmiştir. İdealizm artık sahaflarda yerini almış eski bir roman gibidir.

***

2010 yılında Dünya Kupasını Cenevre’deki arkadaşlarımla izlerken, kendini en kötü hisseden bendim. Herkes kendi takımı için bağırırken ben de sessizce onları izliyor sevinçlerine ortak olmaya çabalıyordum. Ama biliyoruz ki, ortak benlik duygusu suni bir biçimde ortaya çıkmaz. Elbette ki, başka ülkelerin başarıları karşısında saygı ve hatta sevgi ile eğiliyorum ama ben ortak başarılar için yüreklerimizin bir olduğuu günleri özlüyorum.  2002 yılında dünya kupasındaki ortak sevincimizi  hatırlıyor musunuz?

Futbol sevmeyenlerin bile ellerinde bayrakların olduğu o günlerden ortak sevinç, ortak acı duygumuzun yitip gittiği bugünlerde ciddi sorgulamaları başlatmamız gerekir. İsviçre Federal bir devlet olmakla birlikte ve aynı zamanda  bireyselliğin en yoğun olduğu ülkelerden biri olmasına rağmen ortak benlikleri son derece gelişmiş bir ülkedir. Beraber sevinmek, üzülmek ve karşı gelmek bu barışçı ülkenin bir adetidir.

Olimpiyatların, Dünya Kupasının, bilim yarışmalarının en başarısızları olmayı geçtim, herhangi bir Dünya platformuna katılmaz olduk. Ve her katılamayışımızın ardından birilerinin daha pes ettiğini, bu ülkeden tası tarağı toplayıp gitmenin vakti geldi dediğini çok duydum ve duyuyorum. İşte bu noktada sormamız gereken belki de, neyi tam yapıyoruz da ne bekliyoruz? Gerçekten de birilerine ne denli yardım elimizi uzatmakta başarılıyız, ne denli bilim üretmekle yanıp tutuşuyoruz? Ne denli kişisel hırslarımızı arkamızda bırakabiliyoruz, ne kadar toplumsal olaylar için rahatımızı bozuyoruz?

***

10 Ağustos 2014 tarihinde, cumhurbaşkanın ilk kez halk tarafından seçilecek olması ile tarihi bir güne tanıklık edeceğiz. Fakat birçoğumuz bir heyecan duymanın aksine, piyasalardaki gerginliğin bir an önce son bulması için dua ediyorlar ve seçimlerin hemen olup bitmesini, ikinci tura dahi kalmasını istemiyorlar. Piyasalar, ekonomik gelişim,  özellikle 2001 krizindeki Kara Çarşamba’nın ardından bu ülkenin en büyük ideali oldu. Bireylerin ekonomik düzeylerinin daha iyi olmalarını dilemelerinden daha normal hiç bir şey olmamakla birlikte, bu refah düzeyine ulaşmak için her türlü yolun mubah olması da son derece tehlikeli siyasi bir açmazdır. Hatta öyle ki, ortak benlik duygusunun altı kolaylıkla işte tam da bugün olduğu gibi oyulabilir.

 

Türkiye’nin sosyolojik istatistikleri 1930’lar Avrupa’sındaki benzer verileri gösterirken, elbette ki liderlik anlayışları, prim yapan siyasi tavrın gerçek bir birleşmeden değil de, bir düşman seçerek bir kısmı birleştirme olması son derece anlaşabilir bir durumdur.

Her seçim döneminde, duyduğumuz “Beraber yürüdük biz bu yollarda” sözlerinde beraber yürüyen kişiler ne yazık ki aynı görüşten kişiler oldukları için, beraber yürümenin coşkusu pek de hissedilemez. Farklı dinlere, mezheplere, ırklara, etnik özelliklerden gelen  hatta farklı siyasi görüşlere sahip olanların ve olmayanların arasında hiyerarşiler yaratılması, bir toplumundaki benlik duygusunu yok edecektir. İşte tam da bu noktada bireyin güçsüzlüğü değil, bireylerin ne denli güçlü olduklarını hatırlamaları gerekir. Bu ülkeye hepimizin verebileceği çok şey olduğuna inanıyorum. Görme engelli bir yurttaşa yardımdan tutun da sizin bursunuzla okuyacak bir kız çocuğuna, ya da elinden tutacağınız yetenekli olduğuna inandığınız bir gence kadar birçok şeyi başarabilirsiniz. Üstelik tek başınıza!

Her ne işle uğraşıyorsanız onu iyi yaparak bile bu ülke için bir şey yapabilirsiniz. John F.Kennedy’nin dediği gibi, “Bu ülke için ne yapabilirsiniz onu sorun” .

Hatta durun durun, bu pazar gidip oy verin! Hem de John F.Kennedy’e…

 

D.B

 

 

Not: İşini iyi yapmak derken söylemeden geçemeyeceğim, açıldıkları günden beri birçoklarına harika bir üretim ortamı sağlayan, Twins Café’nin sahipleri olan Agah’a ve Yosrie’ye çok teşekkür ediyorum.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s