@milenyumkusagi

653db2b27ea0d8b3e9f9dca436b21692

Deniz BAĞRIAÇIK

Her neslin kendine göre bir özelliği vardır: Bir duygusu, bir yaşam amacı, bir heyecanı. Gençlik telaşları, aşkları, nefretleri, bir uyuşturucusu karşı durdukları bir fikri ve bir müziği. Peki ya Milenyum Kuşağı’nın? Evlerinde bilgisayarla büyüyen, mesajlarla aşkını ilan eden, sadakati pek de bilmeyen hatta gereksiz bulan, siyasi görüşü sığ denecek kadar sınırlı, duygusuz sayılabilcek ve her bireyin kendi pazarlamasını yapmakla mükellef olduğu, tek tek içinde bulundukları her sosyal ağın profilini özenle dolduran bu nesilin nasıl bir kimliği var?

Kendimin de içinde bulunduğu nesli araştırdım. Neden mi? Çünkü nesiller dünyanın farklı yerlerinde yaşayan aynı yaş grubundan insanların ortak kimliklerini belirler üstelik sınıf farklılıklarından bağımsız ortak birer etkileşim alanını ifade ederler. Böylelikle kendinizi, dünyada sizinle aynı anda doğan kişileri tanıma şansına erişebilirsiniz. Moda bir deyimle zamanın ruhunun bireylerin üzerinde etkileri vardır çünkü bir nesil aynı sosyal olaylara beraber bakıp büyür, aynı olaylardan etkilenir ve bu da onların ideallaerini, hayata bakışlarını belirler. Kuşağını tanımayanların, döneminin sosyal olaylarını anlaması ve hatta geleceğine yön vermesi güç olabilir.


Kokmaz, bulaşmaz mıyız?

New York Times gazetesinde, William Dereseiwicz’in 12 Kasım 2011 tarihli makalesinde , X neslinden sonra gelen kuşağı “Entrepeuranial Generation” –  yani “Girişimci Kuşak” olarak nitelendiriyor ve diğer kuşaklarla kıyaslandığında bu nesle bir duygunun hakim olup olamadığını sorguluyordu. Hippilerin sevgi ve barış duygusu etrafında , Punkları ise öfke ile hatırlarken Milenyum Kuşağını ise duygusuz, egosuz ve köşesiz olarak  nitelendiren Dereseiwicz pek de haksız sayılmayabilir. Düşünün 2011 yılında Wall Street’te başlayan olaylara kadar gençlik büyük bir sukunet içindeydi. Hatta New York’ta Türk eylemcilerden biriyle yaptığım röportajda, eylemcilerin Milenyum Kuşağın’dan değil de, 30’lu 40’lı yaşlarında olan, küreselleşmenin tüm zincirleriyle sarılmış hatta anti-emperyalist bir karşıtlıktan uzak olduğunu gözlemlemiştim. Durumu  daha iyi betimlemek için şöyle belirtmeliyim ki, biz röportajı Mc.Donalds’ta yapmıştık…

Madonna tahtına çıkarken doğanlar

Yurtdışında yaşarken en sevdiğim şeylerden biri aileme doğumgünü kartları yollamaktı. Cenevre’de Globus Mağazasında her seneye ait popüler şarkıların olduğu doğumgünü kartları satılırdı. Annenin, babanın seni kucağına aldığında, hangi müziği dinleyerek sana gülümsedikleri önemlidir diye düşünmüşümdür hep. Bir başka açıdan bakıldığında da dünyanın hangi şarkılarla dans ediyor olduğu, romantizm yaşadığı, öfkelendiği de önemli bir toplumsal veridir. İşte Milenyum çocukları doğduğu yılllarda Madonna bir hayli popülerken, 80’li yıllarda herkes kabarık saçlar ve vatkalı bluzlarla dans ediyormuş. Bizler ise  genç olduğumuz da Britney Spears ve elektronik müzik çeşitliliğinde bir yerlerde kendi kimliğimizi oluşturmaya devam etmeye başlamıştık. Bizler, daha saniyileşmiş müziklerin çocuklarıyız.

***

Sayılarla daha net konuşmamız gerekirse, bu kuşağa ait, farklı ülkelerde farklı yaş tanımları belirlenmesine rağmen, en genel ve en doğru olduğunu düşündüğüm tanımı, 2000’li yıllarda genç olan, ilk gençliklerini yaşayan bir yaş grubu tanımı diye düşünüyorum. Bu da doğum yıllarının 80’li yıllarda olmasına tekabül ediyor. En doğru ve gerçekçi tanımının iki-üç yıl eksik fazlasıyla 80’li yıllarda doğanların olduğunu kabul edebiliriz.  Doksanlarda doğanlarla, 70 sonlarında doğanları kıyaslamanın çok doğru olabiliceğini zannetmiyorum. Gençliğin 2000’li yıllara denk gelmesi en doğru tanım olabilir, elbette kendini genç hissedenleri bu kategoriye koymuyoruz.


Milenyum aşkları: ICQ’dan ilan-ı aşk…

Milenyum Kuşağı evlerinde bilgisayarla ve e-maillerle iletişim sağlayarak büyüyen ilk kuşak. Internet, iletişim ve bilgi gibi insanlığın güç dengelerinin içiçe geçtiği iki konuyu değiştirerek bizlere sunarken bizlerin toplumsal kimliğini, birey ilişkilerini yeniden tanımlamış da oldu. Büyüme çağında bu değişimi yaşadığımız için geçiş sürecine tanıklık eden bir nesiliz. Yani hem telefonsuz rendevularımız oldu hem de uzak ilişkilerimizi Skype’tan yürütmeyi denedik üstelik 10 sene gibi  insanlık tarihinde bir saliseden daha az sayılacak bir zaman diliminde.

İnternette flörtleşen, chat odalarında sevgili arayan, hatta sınıfında hoşlandığı kişi ile ICQ’su aracılığı ile ilan-ı aşk etmeyi deneyen ilk nesil olma özelliğine de sahibiz. Eve gelip, yemek yendikten sonra, bilgisayarın başında biten biz Y kuşağı mensupları, farklı kimlikler edinebilen ve onları internette sahici kılma şansı olan kişileriz de aynı zamanda. Şizofreni ve narsizme kayan davranış bozuklarımızın buralardan temellenebilme ihtimallerini de düşünmek lazım.

Sanal bir alanda, olmayan kimliklerimizi ve dijital teknoloji ile sıradanlığımıza aldırmadan resimlerimizi paylaşıyoruz. Facebook’taki en büyük değer yargımızı beğenmek ya da beğenmemek oluşturabiliyor . Hatta öyleki durumu artık beğenmek ve beğenmemek, işte tüm mesele bu demeye kadar  vardırabiliriz. Arkadaşlarımızın fotoğraflarına yazılarına bakıp vay be X sayısı kadar beğenilmiş ya da beğenilmemiş diyoruz halbuki beğeninin ne olduğunun sınırları hiç ama hiç belli değil. Bizler için, nicelik nitelikten çok daha önemli. Örneğin kaç partnerimizin olduğu ya da kaç arkadaşımızın olduğu,  sohbetlerin ya da sevişmelerin derinliğinden çok daha büyük bir önem kazanmış durumda.

Savaş mı? Bilmem ki nasıl olur ?

Savaş görmeyen bu nesil daha az askerlik yapmakla beraber savaşa tanıklık etmemesi de toplumsal kimlik ve benliklerinde çok şeyi değiştirmiş oldu. Savaş bu nesil için Baudrillard’ın 90’lı yıllardaki Körfez Savaş’ı için dediğinden ibaret: “Savaş hiçbir zaman çıkmayacak.” Fakat bu şekildeki bir yanılsama gerçek oldu. Topyekün bir savaş olmadığı için, televizyon ekranlarından savaş görüntülerini takip ettiğimizden, savaşın yıkıcılığı da  bizlere pek gerçek gelmedi. Düğmeyi kapattığımızda, savaş ta bitebiliyordu. Bugün, dünyada halen bu örneği her gün yaşıyoruz. Bu terör için de geçerli.

Amerika’nın saldırıları, İspanya, İngiltere ve  Türkiye’nin 1984 yılından beri terörle mücadelesi, ne yazıkki örtülü birer savaş olarak kaldı.  Ve bu savaşlar toplumların sosyo-ekonomik yapılarını dünya savaşları gibi değiştirmedi. Milliyetçilik duyguları ve siyasi katılım gibi konularda gençler diğer nesillere göre çok farklı tavırlar sergiledi. Küreselleşme ile birlikte, daha çok seyahet eden bu nesilde milliyetçilik duyguları azaldı.  En karşıt olduğu görüş: Muhafazakarlığa tahammülsüzlük oldu. Ancak muhafazakarlığın kime ve neye göre olduğu tam olarak tanımlanmadı. Başka bir açıdan da herkes istediğini yapsın gibi sivri olmayan bir karakter elde edildi. Dereseiwicz’in tanımıyla No Edge- Yani sivrilikleri, köşeleri olmayan bir nesil yaratıldı.

En büyük kaygısı refah seviyesinin düşmesi ve istediği işi yapamamak oldu. Michigan Üniversitesi’nde 1975 yılından beri sürdürülen bir araştırma sonucuna göre Y kuşağının yüzde 75’i refah seviyesinin düşecek olmasından endişeleniyor. Bu oran Baby Boomers’larda (2.Dünya Savaşından sonra 1946-1964 yılları arasında doğanlar)  yüzde 39, X kuşağında ise yüzde 35. Ailelelerin sağladığı hayat standartlarını kaybetmekten  pek hoşlanmayan bu kuşak, refah seviyesini sabit tutmak için her an eve geri dönebilir. Sürünmek Y kuşağı için bir kabus…


İşsiz Peter Pan

                                                                       

Mileyum Kuşağına verilen isimlerden bir başkası da Peter Pan. Neden mi? Tıpkı Selçuk Günay’ın mısralarındaki gibi biraz çocuk kalan bir kuşak ta ondan. Bizlerin çocuk kalmasına neden olan en önemli etken şüphesiz, süreli işsizlikler oldu. Okulda okurken, mezun olduğumuzda, dünyanın neresinde olursak olalım hep bir işssizlik korkusu ile büyüdük. Belki savaşmadık ama işssizlik bizim ensemizdeki en büyük tedirginlik oldu. Eğitim süreleri uzamış işsizlerdik artık. Eğitimlere devam ettik çünkü okullardan mezun olduğumuzda hayellerimizdeki işleri bir türlü bulamadık. Büyürken de hedefimiz hep kendimizi geliştirmekti. Çoğumuz kurstan kursa yazıldık. Takım sporlarında var olduk, klüplere girdik ancak iş hayatlarımız hiç de umduğumuz gibi gitmedi. Bizleri aslında mutlu eden, üstümüzdeki kişilerin bizlerle yemek yemesi, dostça konuşması idi. Ağır hiyararşilerden hiç hoşlanmadık çünkü bizler ilgi odaklı büyüdük. Ailemiz hep oradaydı. Gidip gidip döndük ve yeniden onlarla yaşayabildik.

Hatta Oscar Wilde’a yüreğimizden inandık, onun gibi dedik ki “İhtiyaçlarımızı bizden alın ama lükslerimiz verin. ” Hakikaten de öyle oldu, hayat standartlarımızı düşürmemek için kimi zaman aynı evde yaşadık, ne tam özgür ne de yetişkin olduk. Boomerang gibi attılar geri döndük, eğitimli ve işssiz yaşadık. 30’larımıza gelsek bile aile ile bağını bir türlü atamadık. Kendimize bir göz odada yer kurmak, onun için mücadele etmek en büyük kabus oldu. Desteksiz bir yerlere varmamızın imkansız olduğuna inandık. Anne ve babamızın, büyükanne ve büyükbabalar olan ilişkilerinden çok farklı ilişkiler geliştirdik. Ebeveynlerimizle çok daha fazla konuyu paylaştık ancak bu seferde başkalaşamadık. Onların doğrularını ilke edindik, yıkıcı olamadık. Başka dünyalara açılmak için hep destek ve onay bekledik. Oysaki yeni bir hayat kurabilicek kadar hem yetenekli, hem bilinçliydik. İşte Peter Pan kuşağı diye boşuna demişler bizlere!!


Satıyorum, satıyorum, sattım!!!

İnternetle aşkını anlatan gençlerden kalkıp matbaa kurmasını beklemeyecektik ancak  avukatlık, gazetecilik, doktorluk, biliminsanlığı gibi mesleklere bu kadar az özenebiliceğini de kimse tahayyül edememişti desek yeridir. Bu kuşaktan da, çok az kişi bir şeyleri icat etmenin peşine düştü, düşse bile köşeyi dönmek bunu üretimle sağlamak en büyük hedef oldu. Birçokları mesleklerini bırakıp internette yapılıcak satışlar sayesinde zenginleşmenin peşinden gitti. İnternetten cupcake satışı yapmak bile birçok meslekten daha cazip bir hal aldı. Bu bir önceki nesil için asla kabullenilemeyecek bir şeydi.

Kahramanlarımız, olmak istediğimiz insan artık ne Che gibi bir siyasi lider ne de bir Marie Curie idi. Steve Jobs bizim rüyalarımızın insanı olmuştu. Apple’ın ne Çin’deki fabrikalarında olup bitenler bizleri ingilendiriyordu ne de Jobs’un büyüme yolunda yaptıkları. . Bazılarımızın  işleri çok büyütme gibi hayali de yok. Kimileri organik kremler yapmak istiyor kimileri tam tahıllı undan kekler. Bazılarımız onları internetten satmak istiyor, bazılarımız ise telefon ve tablet uygulamaları yaparak kendilerini meslek yaşamlarında özgürleştirecek fikirler peşinde koşuyor.

Bunlar ne doğru ne de yanlış ama kendimizin de internette bir ürün olduğu da bir gerçek. Bu kuşağın en büyük becerisi satış yapabilmek. Herhangi bir şeyi satışa dönüştürebilmek. Buna kendisi de dahil. Sosyal medyada yer alan , profilleri olan herkes bu dünyanın bir ürününe dönüştü. Bazıları çok satıyor, bazıları az. Bazılarımız marka bazılarımız değil. Birilerinin gerçek hayatta üretim değeri yok, internet değeri yüksek.

Üstelik, en özgür olduğunu düşünüp, en çok takip altında olan ilk nesil de bizleriz. Cep telefonları ile adım adım nerde olduğumuz hep bilindi. Eskilerin vurup kapıyı çıktığı anda başlayan özgür alanları varken bizim özgürlüğümüz telefonlarla bölündü.  Hem ekonomik hem de toplumsal paradigmalardan dolayı dıştan özgür, içten bağımlı bir nesil olarak büyüdük.

 Steve Jobs’ı ailemizden biri gibi gördük, hatta onu baba gibi sevdik

Sonuç

Y, Milenyum, Boomerang, Peter Pan Kuşağı… Gitse de eve dönen, biraz çocuk biraz yetişkin, az özgür çok eğitimli, narsist, egosuz, girişimci, bilinçli tüketici, aldığı ürünlerle ve hatta satmayı planladıklarıyla sosyal sorumluluğunu yerine getirmeye çalışan, doğa ile dost, çevre ile sosyal medyadan iletişim kuran, hiyararşiden hoşlanmayan, siyasi vizyonu dar, elektronik müzikle dans ederken ve bunu yaptığında da  sabaha kadar dans performasından bir şey kaybetmemek için hap kullanan, refah seviyesinin düşmesi kabusu ve kahramanı Steve Jobs olan bizler 68’lilerden bir hayli farklıyız değil mi? Bizim çocuklardan ne çıkar heycanla bekliyorum…

***

Harika bir hafta sonu diliyorum

Deniz Bağrıaçık

Source: sairahunjan.com via Jennifer on Pinterest

Source: pushok-12.deviantart.com via Yomi on Pinterest

Source: fakeposters.com via Charles on Pinterest

Reklamlar

@milenyumkusagi” üzerine bir yorum

  1. Hem sosyolog hem denemeci olmanız arayıp da bulunamayan bir özgün değer benim gibi okurlar için. Çok teşekkür ederim, yazılarınızı sürekli okuyacağım. Duyduğuma, sayfanız üzerine bilgi aldığım için sevinçliyim. Ben de size çevre doğa koruma vb üzerine bir iki, ama çok amatörce yazımı göndermek isterim. Birazdan da facebook’ta sayfanısın adresini (url) paylaşmak isterim ama hafif, yüzeysel paylaşımlara alışkan olanlar da okur mu bilemem. Umarım okurlar, kalite artar böylece. Selamlar, tebrikler ve saygılarımla.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s