Mutsuzum ama korkmayın!

Küçük yaşlarımdan beri annemler mutluluk etrafında “Sen mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin” tümcesi ile şakalaştılar. Yıllar içerisinde, ben de aile fertlerinin arasında söz sahibi olmayı arzulamam ile birlikte bazen onlardan biri olduğumu belli etmek bazen de onları güldürmek adına bana mutlu musun diye sorduklarında “Sen mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?” diye yeniler olmuştum bu soruyu. Ancak büyüdükçe, bu benim pek mutlu olmadığım anlarda, soruyu soruyla geri çevirdiğim bir duruma dönüşmüştü. Mutsuz olduğum çocukluk günlerim yok denecek kadar azdır ama elbette vardır.

***

Antik Yunan’dan itibaren mutluluk, felsefi bir olgu olarak daima tartışıldı. Ancak bununla beraber mutluluk arayışının daha modern bir tavır olduğunu söylemek mümkündür. Örneğin Orta Çağ’da mutlu olmak pek büyük bir erdem sayılmazdı. Hatta mutluluk alt sınıflara ait bir haldi. Din insanları ve ahlaklı kişiler kendilerini acı ile özdeşleştirmesi için eğitirdi insanları. Acı çekmenin ve mutluluğun sırt sırta gittiği bir çok kültür vardır. Hatta mutluluk aptallıktır kimi felsefelere göre. Örneğin Çin öğretilerinin bir kısmı acı çekilerek varılacak hazlardan bahseder. Budizm’de ise hayat acı çekmektir. Hayattaki bir çok şey acıdan kaynaklanır. Budizm’in dört temel öğretisinden olan; “yaşamın acıyla, ıstırapla, üzüntüyle dolu olması” durumudur.

Rönesans ve aklın yeniden keşfi ile birlikte, mutululuk soruları yeniden ortaya çıkmıştır. Ancak savaşlar, veba salgınları, Sanayi Devrimi ve son derece ağır çalışma şartlarının ardından dünyanın yeniden sürüklendiği iki dünya savaşından sonra , mutluluk kavramları defalarca sarsılmış ve kapitalizmin etkisi, tüketim çağı ile yaşadığımız dönemler içinde farklı felsefeler ve mutluluk anlayışları ortaya çıkmıştır.

1,2, 3 Ekran!

Son yirmi yılda mutluluk kavramının çok farklı bir hal aldığını söylemek oldukça mümkündür. Mutluluk artık nerdeyse bir koşul olmuştur. Mutsuzluk çağımızda bir yenilgidir. Mutsuzluk ve yorgunluk bugün performans kültürünün bizi baskıladığı iki konu haline gelmiştir. Artık ne yorgun olabiliriz ne de neşesiz. Bunlara savaş açmamız gerekir.
Sosyal medyanın hayatımıza girişi ve hayatımızdaki ekranların çoğalması ile her dakika her yerden görüntü ile ulaşılır olmak bizlerin, görünüş endişelerini de daha da arttırmıştır. Örneğin geceyarısı, erkek arkadaşınızla Skype yapmak zorunda kalabilirsiniz. Ya da iş görüşmeleriniz, toplantılar farklı saatlerde aslında iş alanınıza dahil olmayan özel alanınızda sizi ev halinde yakalayabilir. Süreli bir performans hali neredeyse bir koşuldur. Üstelik sosyal paylaşım ağlarında artık herkes gülüp eğlenmektedir. Sizin olumsuz yansımalarınız sizi pek popüler kılmayacaktır, siz kolaylıkla can sıkıcı olabilirsiniz…Çünkü can sıkılma hali iyiden iyiye bir yük olmuştur toplumda.

***

Belki de bu yüzden mutsuz olduğumuz günlerde endişeyi de içimizde taşımaya başlarız çünkü herkes aslında mutlu gözükmektedir. Ne mutsuz muyum? Nasıl olur, anın tadını çıkarmalıyım, ana bırakmalıyım kendimi diye kulağınıza çalınan onlarca aynı mantığın üzerine kurulmuş felsefeden birine teslim olmak isteriz. Oysaki mutsuzluk ta insanlığın bir duygusu değil midir? Önemli olan onu halının altına süpürmek, mutluy-muş gibi davranmak değil de zannedersem onun altındaki bizi ortaya çıkarmaktır.

Büyük ihtimalle hiç bir çağda acıdan ve mutsuzluktan bu denli korkulmamıştı. Halbuki sürekli bir mutluluk tabiatin kendisine aykırı değil midir? Acılar, mutsuzluklar bizlere yaşıdığımızı hissettirebilir. Örneğin çok soğuk bir kıştan, kurumuş dallardan açacak ilk çiçekler kadar az şey yüreklerimize ümit verebilir.


Baharın ilk sesi

Hayatımın en güzel seyahetlerinden biri hiş şüphesiz 2010 yılındaki Kuzey Avrupa yolculuğumdur. Oslo’da çok soğuk bir Nisan gününde 1926’dan kalma eski bir Norveç lokantasında çok hoş insanlarla tanışmış, yemeğin ortasında, çok keyif aldığım yemeklerin ortasında nadiren içtiğim bir sigara için dışarı çıkmıştık. Yolculuk arkadaşım Natalya’da sıcak bir ülke olan Brezilya’dandı. Sağlam yapılı, her daim sağlıklı gözüken ve biz titrerken, bize gülümseyerek bakan Norveçliler’e sorumuz elbette her turistin soracağı bir soruydu: Kışları ne yapıyorusunuz, nasıl geçiyor?

Paskalya olmasına rağmen Norveç’in ters V şekilindeki çatılarında karlar halen duruyordu. Gittiğimiz iki gün güneş açmıştı ve bu yüzden neredeyse Norveç’te resmi tatil ilan edilecekti. Onlar bize gülümseyerek; “Kış soğuk elbette ama hepimiz baharda ilk ötecek kuşun ne kadar mucizevi olduğunu biliyoruz ve onu bekliyoruz”dediler. Bu ve buna benzer bir sürü önemli detayın olduğu hoş bir sohbet akıp gitmişti.

O geceden bana hayatın döngüsünü, kimi zaman mutlulukların, kimi zamanda mutsuzlukların yaşanacağını derinlemesine anladığım bir sohbet kalmıştı. Dertlerin geçeceğine, değişimin şart olduğuna kanaat getirmiştim. Ancak o dönem parlak bir dönem yaşadığımdan, dertsizliğimden, yaptığımız sohbetlerden umudun güzelliğine yoğunlaşmıştım. Şimdi o geceyi düşününce aslında hikayede mutsuzluğun da olduğunu fark ediyorum. Daha doğrusu bazı güzellikler için, acıların ve mutsuzlukların kimi zaman gerekli olduğunu daha da iyi kavrıyorum.

Bir teselli ver!

Bu günlerde mutluluk ve mutsuzluk etrafında oldukça kafa yorarken buldum kendimi. Belki de son dönemlerde mutsuz hissettiğim içindir. Evet, bu aralar mutsuzum. Öyle her dakika yastığıma kapanıp ağlamıyorum ya da somurta somurta dolaşmıyorum. Gene gülümsüyorum, gene spor yapıyorum, çıkıyorum dolaşıyorum ama biliyorum ki tadım kaçık. Daha kapanığım içime, daha sessizim belki de en çok daha az umutluyum. Uzun zaman önce ötelediğim mutsuzlukları şimdi hissediyor olabilirim ya da kırgınlıklarımı, yok öyle değildir, olmamıştır diye geçiştirdiklerimle yüzleşiyor da olabilirim. Zaman zaman isteyip gerçekleşmeyen dileklerime kafa tutarken buluyorum kendimi. Yeni yaşımla başlayan bir değişim öncesi arınma olabilir ya da sadece böyle bir dönemden de geçiyor olabilirim. Herşey olabilir ama bu sefer -muş gibi davranmak istemiyorum.

***

Fakat beni esas düşündürten mutsuz olduğumu söylediğimde sanki amansız bir hastalığa yakalanmışım gibi bir tavrın ardından gelen müthiş bir teslimiyet, kadercilik, bencillikle harmanlanmış garip tavsiyeler geliyor. Aman hiç birşey bu hayatta üzülmeye değmez, aman boşver her işte bir hayır vardır, hayırlısı değilse olmamıştır…

Öyle bir dönemdeyiz ki, derin uykulardan uyanmamız gittikçe zorlaşıyor ve yeni dinsellikler etrafımızı sarmış durumda. Ne olduklarını, kim olduklarınızı bilmediğimiz yazarların, özü olmayan kitapları dünyada satış rekorları kırarken, etkisiz kozmetik kremleri gibi belli bir süreliğine kullanıp herhangi bir yarar göremeden, kitaplıklardaki yerlerine kaldırıyoruz.

Yılmadan çalışmanın, çaba sarfetmenin yerini pasif felsefelere bırakmış durumdayız. Dünyada çok satan “Secret” kitabının ilk sayfalarında yanılmıyorsam Einstein, Graham Bell, Marie Curie gibi ünlü bilim insanlarıdan ve mucitlerden oluşan bir listeyi sunmuş ve yazar arkasından da şöyle demişti: “Bu insanlar sırrın ne olduğunu biliyordu, evrenin onlara verdikleri gücü çekmişlerdi. Kuantum yaparak başarıya ulaşmışlardı.” Halbuki bu insanlar ortalama bir zekanın üzerinde ve bireylerin keşifler yaptığı, birşeylerin yaratıldığı bir dönemde yaşamışlardı. Çok ama çok çalışmışlar yaratıcılıklarını kullanmışlar ve asla para ilk hedefleri olmamıştı. Birşeyi günlerce düşünüp üzerlerine çekmeyi beklememişlerdi. Hedefleri vardı ve o yolda yürüdüler.

***
Mutsuzluğun da bir arayışı tetikleyebiliceğini hatırlamalıyız ve bu her işte bir hayır vardır felsefesinden biraz vazgeçmeliyiz çünkü her işte hayır olmayabilir. Bu biraz ürkütücü gelse de, bize bahşedilen akıl ve mücadele duygusu ile ilerlemeliyiz. Örneğin ilk insanların tekerleği bulmayı başaramayıp, aman her işte bir hayır vardır dediklerini düşünebiliyor musunuz? İşte, o zaman uygarlığın nasıl bir sekteye uğrayacağını bir düşünün…

***

Her işte hayır olmasının pek mümkün olduğunu söyleyemeyiz hele bugünlerde bu hayır işine sıkı sıkı hayır demeliyiz! Örneğin küresel ısınma yüzünden, eriyen buzullardan dolayı evsiz kutup kalan kutup ayıları için , ya da Türkiye’de bugün çalışan  çocuk işçiler için küçük yaştan işi kavrayacaklar gibi açıklamalar getiremeyiz. Ya da sokaklarda katledilen, Taksim’in ortasında altı kişinin tecavüzüne uğrayan bir kadın için nasıl bir hayır belirleyebiliriz…

Secret ve benzerlerinin kitaplarında, bizleri örgütlü bir uyutma şarlatanlığı yürütülüyor. Kitapta dikkatimi çeken bir başka düşünce de bireylerin savaş protestolarına katılmaması gerektiği çünkü önemli olanın barışa yoğunlaşmak olduğuna dikkat çekmesiydi. Yani sessiz sakin, evde hep beraber barışın gelmesini beklersek barış gelebilir. Beckett’in hiç gelmeyen Godot’su gibi.

Mutluluk çaba ile gelebilir mi?

Her ne kadar post-modern toplumlarda birey olmak uzun zamandır biraz kokmaz bulaşmaz bir tavra bürünmüş olsa da son yıllarda Avrupa ve Amerika’da, bir çok kişi kendini aktivist olarak nitelendiriyor ve toplumsal sorunlara kafa yoruyor, sosyal medya sayesinde de bilgi daha hızlı bir biçimde ulaşıyor elbette doğruluğuna hep dikkat etmek gerek. Çevre sorunlarından, kadın haklarına, eşcinsellerden, çocukların, mültecilerin haklarına kadar geniş bir yelpazade dünyaya bir katkıda bulunmaya çalışıyorlar. Bizde henüz sivil toplum örgütlenmeleri son derece yavaş ilerliyor hatta örgütlenmede ciddi sorunlar var. Ancak bu kendimize uygun bir mücadele alanı bulamayacağımız anlamına gelmiyor.

***

Uzun lafın kısası, dünyada olan biten, kötü giden durumlara daha fazla sırtımızı çeviremeyiz çünkü onlar orda bizler ötelesek te, sorunlar hep var…Oluruna bırakmamızın hiç bir yararı yok çünkü onlar artık onulmaz hale doğru ilerliyorlar.

Benim mutsuzluğuma geri dönersek, son dönemlerde mutluluğun, acıların bu dünyada hep karşıma çıkacağını daha iyi fark ettim. Hayatımızda bazı şeyler iyi giderken neden diye sormayız, ancak çark bozulduğunda da durmadan neden biz deriz. Bazı dönemler iyi giderken bazı dönemler kötü olabiliyor….Böyle durumlarda hayata bakışımızı yenilemek için bir şans olabilir, belki de kabuk değiştirmek için.

Hayata olumlu bakmak büyük bir avantaj ama olumlu olmak sorunlara sırt çevirmek ve mutlu-imiş gibi davranmak değil hiç şüphesiz.  Hissettiklerimizle, onları ötelemeden yaşamalıyız. Acıyı yaşayıp paylaşmak, mutsuzluğumuzu fark etmenin, nedenlerini sorgulamanın, toplumsal meselelere kafa yormanın, insan olmanın en güzel farklarından biri olduğunu düşünüyorum.

Deniz Bağrıaçık

İyi hafta sonları

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s