Anneler, oğulları ve dış kapının mandalları: Sevgililer, eşler

Dağda belimde odun, beni ne hale kodun

Tarlada ırgat avrat, hanede hazır kadın

 Bir uşak göbeğimde, altısı eteğimde

Yedi bitirdi beni, anandaki o çene


Uy çalsın kemençeler de ben bir horon tepeyim

Çatlasın kaynımgiller bari kurtlarım dökeyim

Söz: Sezen Aksu

 

 Evlilikler ortaya çıktığından beri gelinler ve kayınvalideler arasında her daim farklı kültürlerde değişiklik göstererek bir çekişme süre gelmiştir. Çekişmeden ziyade adeta bir iktidar mücadelesi demek oldukça yerinde olur.  Kimi zaman şaka ile karışık kimi zaman ise hayatları bir kabusa dönüştüren bu iki kadın arasındaki iktidar mücadelesi bazı dönemlerde de akıllara durgunluk veren bir hal almıştır. Son dönemlerde, Türkiye’de yaşanan kayınvalidelerin işlediği cinayetler, tatlı bir çekişmenin ötesinde ne denli ciddi bir durumun söz konusu olduğunun kanıtıdır adeta.

Lady Diane, Kraliçe II.Elizabeth ve Charles arasındaki gerginlik hep konuşuldu. Hatta Lady Diane’nın ölümünden kayınvalidesinin sorumlu olabiliceği çok uzun süreler tartışıldı.

Aile bağlarının ve geleneklerin kuvvetli olduğu Türkiye’de, gelinlere yapılan gerek psikolojik gerek ise fiziksel işkence, bireylerin psikolojik bozukluklarının çok ötesinde birer toplumsal vak’a olarak incelenmeyi hak etmektedir. Bu işkenceyi yaptıran, hatta cinayeti işleten erkek egemen toplumun değerlerinin olduğu kanısında olmakla beraber konunun derinleme incelemesi ile, bugünkü çoğu boşanmanın da kaynağına inilebiliceğini düşünüyorum. Neden mi?

Nedeni biraz da şundan kaynaklanıyor olabilir: Akdeniz ve Latin toplumlarında evlilikler çoğunlukla kadın ve erkeğin arasında kalmaz. En mahrem konuların bile ahali ve komşularla paylaşılması gerekir. Beni her zaman dehşete düşeren zifaf gecesi ritüeli de bunlardan biridir. Hele sabahında, bekaretin sembolü kanlı çarşafın balkondan asılması bu çiftin mahremiyetini en derinden sarsan hem de kadın bedenin topluma aidiyetini vurgulayan geleneklerden biri değil midir?

Ha altın yumurtlamak ha erkek doğurmak

Vay Kaynanam Vay filminde, oğlunu bir türlü paylaşamayan Jane Fonda

Kentli hayatlarımıza dönüp baktığımızda , Bebek’te kahvesini yudumlayan zümrede de aslında pek bir fark  yoktur. Ne şaşalı düğünler, ne pahalı takılar, ne de yüksek eğitim düzeyleri bu iktidar savaşının dozunu azaltmayı başarabilir. Kayınvalideler büyük çoğunlukla, oğullarının onlarla bağlarını koparmaya dayanamazlar.

Ancak buradaki naçizene gözlemim ise gerçekten çift olmayı tam olarak başaramamış, evliliğinde hiçbir yönden tatmin olamayan eşlerin tek umutları hayatlarındaki diğer bir erkekten, üstelik kendi kadın bedenlerinden var ettikleri karşı bir cinsle mutluluğu yakalama hayalleridir. Buradaki asıl önemli olan, toplumda daha doğdukları ilk andan itibaren, bir statü simgesi olan erkeklerin anneleri olmaktır. Bir erkeğin annesi altın yumurtlayan tavuktur adeta.

Beni her daim üzen, sessizlik olduğu anda “kız çocuk doğdu” deyiminin aksine, erkekleri doğuran anneler her ne kadar artık padişahlık olmasa da gerçek birer şehzade getirdiklerine inanırlar. Aslında Türkiye’de pek de yanılmazlar. Bugün halen tüm üst düzey yönetim kadrolarını, meclis sıralarını, kısacası  iktidarın olduğu tüm yerleri erkekler kuşatmıştır. Hatta sokak bile onların mekanıdır. Kadın yalnız başına evine dahi dönme gibi temel bir hak ve özgürlüğe tam olarak sahip değildir.

Mutsuz evli kadınların sigortası : Oğullar

Hiçbir zaman tam olarak eş olamamış, bir fikrin etrafında tartışamamış, kadın ve erkek rollerinin yeniden üretildikleri evliklerde kadının payına düşen “saçını süpürge etme” ekseninde ortaya çıkan en büyük eser belki de çocuk yapmaktır.

Türk sinemasının Sultanı ve aslında Türk toplumun tüm muhafazakar kodlarını yenileyen Türkan Şoray, Yeşilçam için yaptığı filmleri hiçe sayarak en büyük eserinin kızı olduğunu söylerken de aslında bunun en iyi örneğini kendisi vermemiş midir?  Yağmur Ünal ise, annesinin yarattığı bir eser olmaya, başarılarının ve mağlubiyetlerinin madalyalarını annesine teslim etmeye mecburdur. Şoray belki de hem anneliğe hem çocuk olmaya bilinçsizce müthiş bir baskı kurmuştur.

Türkan Şoray Türk Sinemasına yaptığı katkıların aksine, kendini annelikle özdeşleştirmeyi yeğlemiştir.

Toplumda çoğu anne, kendilerini bulamadan yalnızca annelikle özdeşleşirler ve bununla saygı görürler. Erkekler, sokakta çocuğu ile yürüyen bir kadına laf atmazlar bu saygısızlığa varır ama çocuksuz aynı yaştaki bir kadına laf atmayı kendilerine hak bellerler çünkü onu toplumda değerli kılan hiç birşey yoktur. Kadın olmak, Türk toplumda dişinle tırnağınla kazıyarak geleceğin bir yerdir.

Kısacası  oğullar evlenip gittiklerinde, zaman zaman aşkla sevdikleri, büyük fedakarlıklar yaptıkları, hayatlarındaki  sigortaları da, onların başka bir kadını sevmesiyle uçup gider kendi akıllarında. Son dönemlerde, bir hayli popüler olan Muhteşem Yüzyıl dizisinden de hatırlayabiliceğimiz gibi, tahta geçen şehzadenin annesi, toplumda bir kadının gelebiliceği en üst noktaya gelir. İyi haber: Bugün artık buna gerek yok. Kötü haber: Bugün hala birçok kadın buna göre hayat kuruyor.

***

 Flörtün ciddileştiği andan itibaren çoğu erkek annesinin tavrı değişir. Erkek anneleri mutsuz evliliklerinden sonra bir de evlatlarını paylaşmak zorunda kalırlar, taht iyice sarsılır. İşte tahtın olası sarsılma anı için binbir çeşit entrika, daha nişanlılık hatta flört dönemleri ile başlar. Önce dolaylı yollardan mesajlar verme ile başlayan güç gösterisini belki de dilimizde konuyu çok iyi anlatacak bir atasözü ile dile getirmek en uygunudur: “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” diyen birçok kayınvalide, yavaş yavaş dozu ilerletilen pskolojik işkenceler başlatırlar. Kendilerine istenilen hitap biçimlerinden, nerede nasıl evlenileceğine, mobilyalara, bebeklerin isimlerine kadar herşey de kendilerinin karar vermeleri gerektiklerini düşünürler. Hiçbir şey onları tam olarak tatmin edemez çünkü onlarda aslında toplumsal statülerinin değersizliğini farkındadırlar. Çalışmayan, evliklerinde mutsuz olan kayınvalideler, “eser”lerinden bir geri dönüş beklerler çünkü aslında her eserin bireye bir getirisi vardır. Örneğin yazdığınız kitap okunur, heykeliniz sergilenir ama evlatların başarısı ile ancak gurur duyulur çünkü işin aslı bir şeyi başaran asıl evlatlardır.

Çocuklarının evden ayrılışları genellikle menopoz dönemlerine denk gelen bu anneler, toplumda değer biçilen doğurganlıklarını kaybettiklerinde o zorlu zamanlarında öteki kadınla bir iktidar mücadelesine girerler. Çünkü bir daha sahip olamayacağı bir kapital artık  onlara göre, ellerinden kayıp gitmiştir.

***

 Oğulların ise  akılları iyiden iyiye karışır çoğunlukla durumu idare edemezler çünkü onlar çocuk kalmıştır daha doğrusu bırakılmıştır. Otuzuna gelse de montunu aldın mı diye arayan, tek evde yaşamasına çoğunlukla rıza verilmeyen, mecbur kalınca da her gün eve varsa bir kızkardeş yoksa anne tarafından sık sık ziyaretlerle anti-özgürleştirme hareketi yürütülen erkeklerin aslında hiç bir zaman büyümesine izin verilmez. Hep pohpohlanan, hep egosu şişirilen erkekler için eşi ve annesi arasında yaşanan gerginlik asla önlenemeyecek bir dünya savaşı gibidir. İnsiyatif almayan erkeklerin bu mücadeledeki hali tek kelime ile anlatılır: Büyük kaos! Kadınlar, en küçük yaşlarından itibaren hayatta kalma stratejileri geliştirirken erkekler özel hayatlarında aslında kolaylıkla çözülebilicek bir üçgende  fena çuvallarlar.

***

melek karaaslan
Melek Karaaslan, ölü bir bebek dünyaya getiridiği için kayınvalidesi tarafından işkence edilerek akıl sağlığının yitrilmesine neden oldu. Uzun süren işkencelerin ardından da hayata 24 yaşında veda etti.

 Evlatlarının mutluluklarını kendi mücadelelerinden göremeyen kadınların, oğullarının onların istediği şekilde mutlu olmasını isterler. İstedikleri kadınla, istedikleri evde, istedikleri yerde durmalarını arzularlar. Hele bir de maddiyat ellerinde ise…

Kimi zaman düğümlere üflerler, kimi zaman kırıcı sözler söylerler ya da durum o kadar ciddileşir ki, aylarca odalara kapalıtılır, genç kadınlara işkence dahi yapılır, sonra akıl sağlığı yitince bir hastane köşesinde ölüme terk ederler… Geleneklerin gücüne, öteki kadınların ekonomik özgürlüklerine oranlı bu mücadele devam eder. Kimi zaman boşatana kimi zaman öldürene kadar… Ben demiştim sana uygun değil diyene kadar yorulmadan devam ederler oysa ki akıllı bir hesapla yaşam döngüsünde ve halen toplumda kadınların “care” diye adlandırdığımız yani, hasta, yaşlı, çocuk bakımında hep daha önplanda oldukları düşünüldüğünde kayınvalideler, oğullarından çok, yaşlılıklarında onları yıkayacak gelinleriyle iyi anlaşamaları daha akıllıca olmaz mı? Çünkü ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmadıkları oğulları ne annelerine yemek yapabilirler ne de bakımını üstlenebilirler

Mutlu evlilikler yapan kadınların, kendilerini bir birey olarak gerçekleştiren, çocuğunu özgür bırakan kayınvalidelerin hayatlarında çok mutlu olabiliceğini hem gözlemlemiş hem de tüm kalbimle inandığımı söylemek isterim.

***

Çocuğunu sigortası olarak gören kadınların belki de fark etmesi gerekinin aslında, oğullarından çok, yarı yaşlarındaki öteki kadınları birer kız evlat gibi kucaklamaları ve artık çağımızda bir hayli popüler olan kadın dayanışmasına kendilerini bırakmalarıdır çünkü işin aslı dertleri bir hayli ortaktır: Değersizleştirilmek.

Deniz Bağrıaçık

Harika bir hafta diliyorum

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s